Liberaller

Thatcher mealen “her biriniz başkasının ihtiyaç duyduğu, ücretini gönül rızasıyla ödeyeceği bir şey üretmelisiniz” dediğinde, hayal âleminde yaşıyordu. Öyle bir dünya hiç olmadı. Öyle bir dünyaya yaklaşılamadı bile. Thatcher’in içinden konuştuğu liberal ideolojinin insanlara böyle küstahça meydan okuyabilmesi, esasen son derece küçük bir zümrenin bu işi başardığı halde geniş kitlelerin o üretimden hisse sahibi olabilmesi sayesinde mümkün oldu. Yani az sayıda insan Thatcher’in teklif ettiği işi başardı, üretimi gerçekleştirmek için yığınları işçileştirdi, o işçiler de ürettikleri şeylerden hisselerini ücret olarak —az veya çok— aldılar. Yani dünyada herkes müteşebbis olmadı, teşebbüs her vakit son derece küçük bir zümrenin mesleği olarak kaldı.

Burada küçük bir parantez açıp eğitim denen hadisenin “esasına” bir göz atalım. Eğitim sistemleri o işçileri işçi, ustabaşlarını ustabaşı, mühendisleri mühendis, muhasebecileri muhasebeci olarak tasnif eden sistemlerdi. Zannetmeyin ki muhasebeciler okullarda muhasebe öğrendiler ve fabrikalarda göreve başladıklarında işlerini o sayede yaptılar. Bilmeleri gereken birkaç günde değilse birkaç haftada öğrenilebilecek şeylerdi ve fabrikalarda öğrendiler. Mesele herkesin her şeye talip olması durumda ortaya çıkacak kaosa mani olmak, herkesin yerini önceden ve dışarıdan tayin edip modern/sınaî toplumun bir form, bir biçim kazanmasını sağlamaktı.

Thatcher, modern/sınaî üretim biçimlerinin çözülüyor olduğunun artık gizlenemeyecek kadar belirgin olduğu bir dönemde göreve gelmişti ve zımnen diyordu ki, “size bir takım taahhütlerde bulunmuştuk, okuldan aldığınız diplomalara göre bir yerlere yerleştirip ücret ödeyecektik, artık bu taahhütleri yerine getiremiyoruz, başınızın çaresine bakın.”  Adil değildi, insani değildi, başka hikâye… Bu hale nereden geldik, buradan nereye gidebiliriz, esas soruların bunlar olduğunu düşünüyorum.

Liberaller, anladığım kadarıyla Thatcher da dâhil, seksenler ve doksanlar boyunca imkânsız bir hayali hâlâ sürdürüyor idiler. Teşebbüsün önündeki engeller kaldırılırsa ekonomi yeni istihdam alanları açarak büyür, yaşanan sıkıntılar bir parantez olarak kalır, eski düzeni başka bir düzlemde yeniden tesis edebiliriz. Ham hayaldi.

Neden?

Thatcher iş başına geldiğinde dünyanın belirli bölgelerinde talep tarafından çekilen bir ekonomiden arz tarafından itilen bir ekonomiye geçilmişti. Aklıma her geldiğinde —yani haftada birkaç defa— bu gerçeğin nasıl olup da bu kadar görmezden gelinebildiğini anlamakta güçlük çekiyorum. İnsanlık tarihinde ilk defa, insanlığın büyükçe bir bölümü, ihtiyaçlarının tamamını karşılayacak üretim kapasitesine erişmiş, onu geçmişti.

Kabaca diyebiliriz ki, altmışlarda odanın ortasına bir yavru fil bırakılmıştı. Seksenlere gelindiğinde o yavru fil bir hayli serpilmişti. Kuyruğunu veya hortumunu sallarsa diye endişe içinde yaşamaya başlamıştık. Ne yana döneceğini kestiremiyorduk, üstümüze bassa ezilecektik. Filan. Kimse bu fili konuşmuyor, odada sanki bir fil yokmuş gibi gevezelik edilip duruyor.

Mesele burada kalmadı, odaya daha iri bir fil daha girdi.

Ama önce bir başka hususa işaret etmekte fayda var. Dün dedim ki “Kabaca söyleyecek olursak, ‘eğer mevzu kâr konusu olursa, başlangıçta seçkinler faydalanabiliyor olsa da, zamanla topluma difüzyon gerçekleşir ve en alttakilerin de faydasına olur’”. Liberalizmin meşruiyet iddiası, benim bildiğim kadarıyla, bu varsayıma yaslanıyordu. Yani deniyordu ki, “eviniz yok ama zenginlerin zenginleşmesine ket vurmaya kalkmazsanız bir ev sahibi olma ihtimaliniz, devletin size bir ev sağlama ihtimalinden daha yüksek, aramızdaki oyuna devleti karıştırmayın.”

Baş’a soru soran gençlerin böyle bir meşruiyet arayışı filan yok gibi görünüyor. “Çalışıp çabalamışız, evler almışız, kiraya verip yaşıyoruz, göz koymayın.” İtiraf etmek gerekiyor ki, liberaller geleneksel meşruiyet arayışlarını zaten çoktan terk etmişlerdi.

Pentagon kaynaklarıyla uluslararası bir tekel haline getirilmiş olan IBM, Gates diye birini çözüm ortağı haline getirdi. O Gates ki, onca kayırılmaya rağmen, Xerox Parc’da yıllar önce geliştirilmiş olan teknolojileri kendi sistemine entegre edemediği için dünya genelinde milyonlarca kullanıcı, bilgisayarlarını DOS komutlarıyla kullanmak zorunda kaldılar. Nereden bakılsa, liberal tasavvura aykırı bir hadiseye şahit oluyorduk. Devlet olağanüstü bir biçimde müdahildi. Rekabet imkânsızlaştırılmıştı— dolayısıyla vasıfsız olanı piyasadan silmek de… Liberallerin “hop, nereden çıktı bu Gates” demeleri gerekirken, “adam elli dolar düşürse, eğilip onu almak için harcayacağı zamanda daha çok kayba uğruyor” filan gibi geyiklerle Gates güzellemeleri yaptılar.

Hemen akabinde, Gates kadar manasız bir başka oyuncu için, Jobs için benzer efsaneler üretildi. Xerox Parc’ın teknolojilerinin üstüne oturan Jobs, bilgiişlemin kişiselleştirilmesinin peygamberi olarak satıldı ama esasen kendi manasız tasarımlarını dayatan bir zavallıydı.

Neyse…

Liberallerin aslında daha iyi kişisel bilgiişlem hizmeti almamız, aldığımız hizmeti kişiselleştirebilmemiz ve saire dertleri olmadığı, zenginliğin nasıl, hangi yollardan üretildiğini de umursamadıkları ortaya çıktı. İkinci fil odaya bu liberaller vasıtasıyla sokuldu.

FED’in dolaşıma soktuğu dolar miktarı, doksanlardan itibaren, uzun tarihinde görülmemiş bir artış sergilemeye başladı. Dönem Clinton dönemiydi, Washington DC baharda çiçek açan bir tarla gibi aniden ışıltılı bir görünüm kazanmıştı. Çünkü FED’in bastığı dolarların kokusu, Ivy League mezunu bir yığın vasıfsızın iştahını kabartmıştı. Haninin mütevazı kasabasında yaşayamayacak kadar gusto sahibi olduklarından, DC’yi tepeden tırnağa değiştirdiler.

2000’e geldiğimizde, o güne kadar görülmemiş olduğunu düşündüğümüz para basma furyasının sadece bir prelüd olduğu ortaya çıktı. FED para basma hızını artırdı, hortumlarını FED’e dayamış olanlar dolarları kendi ajanslarına transfer ettiler. “Görüyorsunuz, akıllı, iyi yetişmiş gençler, nasıl büyük servetler kazanıyorlar, liberalizm iyidir” gürültüleri arasında, dünya tarihinde benzeri görülmemiş bir kumar organize edildi. Türev piyasaların hız kazanmasıyla birlikte, odadaki ikinci fil —manasız, iktisadi olmayan para— iyiden iyiye semirdi. Dünyanın bütün kaynakları, bu iki filin beslenmesine tahsis edildi.

Bütün bu hikâye, başından sonuna, devlete yaslanarak gerçekleştirildi. Ortada, bırakın muazzam yetenekli bireyleri, kendi başlarına kalsalar karınlarını bile doyuramayacak, vasıfsız ama küstah mı küstah bir çete vardı. Yaptıkları işin ne kadar farkında olmadıkları, 2008’de ortaya çıktı.

Ve devlet bir defa daha bu Ivy League züppelerinin imdadına yetişti.

Uzadı. Toparlayayım, sonra bir vesileyle devam ederiz.

Liberallerin kendi aralarındaki tartışmaları —pek de ciddiye almadığımdan— göz ucuyla takip ediyorum. Benim anladığım, devleti, yükselmekte olan yığınların erişemeyeceği bir yerlere çekmenin yolunu arıyorlar.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et