Modernler ve Muhafazakârlar

Besim Dellaloğlu demiş ki, “Türkiye modern bir toplum olmaktan çok bir modernleşme toplumudur. Modernleşme ihtiyacı bir toplumsal dönüşüm ihtiyacından çok, devletin bekâsına istinaden tezahür etmiştir. Bir başka deyişle Avrupa’da geniş ve yerleşik bir toplumsal değişim talebi siyasal alanı süpürebilirken, Türkiye gibi ülkelerde toplumsal değişim devletin eylemiyle, yani siyasal olarak ortaya çıkabilmiştir.”

Ben kendi hesabıma, meseleyi modern/modernleşme terimleriyle değil de modernleşme/modernleştirilme terimleriyle ifade etmeyi tercih ediyorum. Aksi halde Dellaloğlu’nun düştüğü tuzağa düşülebileceği, bu terimleri tercih ederken hiç aklıma gelmemişti.

Dünyada modernleşmeden modern olan hiçbir toplum yok. Yani bugün modern olan toplumlar da, nispeten yakın sayılabilecek bir tarihte modernleştiler. Esas mühimi şu ki, modernleşme de, ürünü olan ideolojiler de, öyle “toplumsal dönüşüm ihtiyacı” olarak adlandırılabilir şeylerin ürünü değil —toplumsal derken toplumun geniş kesimlerini kast ediyorsak.

Dellaloğlu, bence okunması gereken yazısında muhafazakârlığın sosyolojisi hakkında konuşuyor, bir önceki yazıda da mevzua bir giriş yapmıştı. Orada kendisi de diyor ki, modernliğin ürünü olan ideolojilerin hepsi şehirde ortaya çıkmıştır. O halde sorabiliriz, mesela 17. Yüzyılda Avrupa’da —yani modernliğin doğduğu topraklarda— şehirli nüfusun oranı neydi? En babayiğit tahminle yüzde on. Yani modernleşme ihtiyacı diye bir şey vardıysa, o yüzde onun bir bölümünde ancak mevcut olan bir şeydi. Ve bence yerleşik ve toplumsal talep siyaseti süpürmedi.

Elbette Avrupa’da modernleşme, Türkiye’nin yaşadığına benzer bir şey olmadı ama bir avuç elitin lokomotif olması manasında çok bir fark yok. Dahası, Avrupa’daki o bir avuç elit, doğrudan veya dolaylı yollarla devletle de iç içe geçtiler, sürecin çok başlarından itibaren. Dolayısıyla modernleşme, modernleşmiş toplumlarda da siyasi bir süreçti.

Türkiye’nin meselesi, (a) şehirlerin zayıfladığı bir dönemde modernleşmeye çalışılması, (b) bu süreçte toplumu homojenleştirme uğruna —gayrimüslim nüfusun tasfiyesiyle— şehirlerin daha da zayıflatılması, (c) sürecin çok kısa bir zaman dilimine sıkıştırılması gibi başlıklar altında toplanabilir. Ancak hepsinden mühimi şu ki, modernleşen toplumlar modernleşirken dünyada modernleşmiş olanlar, dolayısıyla da bir modernleşme modeli yoktu. Hâlbuki Türkiye kendisini hep başkaları ile mukayese etmek durumunda kaldı ve bu mukayeseler de genellikle zırva mukayeseler oldu. Sayısız zırvalığa sebep oldu.

Bahse konu olan zırvalıklardan biri de, mesela, Dellaloğlu’nun sözünü ettiği muhafazakârlık mevzuunda karşımıza çıkıyor. Modernleşmiş toplumlarda muhafazakârlık, Dellaloğlu’nun da işaret ettiği gibi, belirli sosyoekonomik kesimlerin —kendi deyimiyle zenginlerin— ideolojisi oldu. Yani hadisenin belirgin maddi şartları vardı. Mezkûr sosyoekonomik kesimlerin Türkiye’deki muadilleri, yani Türkiye’nin zenginleri, zenginliklerini devletle olan ilişkilerine borçlu olduklarından, Avrupa’nın zenginleri gibi davranamadılar.

Filan.

Dellaloğlu’nun dediklerinin çoğuna itiraz edecek noktalar bulabilirim. Ama meselem bu değil. Meselem şu ki, tercüme edilmiş kavramlarla Türkiye’yi anlayan, anladığını zanneden bir yığın insan geçti üzerimizden. Hâlbuki modernleşmemiş de modernleştirilmiş olmak, tercüme edilen kavramların hepsinin dikkatle gözden geçirilmesini, yerelleştirilmesini gerektiriyordu. Yapılmadı. Sonra da o kavramlarla Türkiye’ye müdahale edip durmuş olanlar, “ulan siz ne biçim toplumsunuz, Fransa’da bütün bu operasyonlar ne güzel işe yarıyor” deyip, bizi sanık sandalyesine oturttular.

İşin bir yanı bu. Bir başka yanı ise…

Aynı kesimler, yani Avrupa dillerinden muhtelif kavramları tercüme edip üzerimize boca eden, bulup getirdiği mucize anahtarlar bizim kilitlerimizi açmayınca bizi aşağılayan elitler, şimdi, bütün dünya ile birlikte modernliğin cenderesinden çıkmaya çalışan Türkiye’nin deviniminin önünde baraj oluşturuyorlar. Yani kelimenin modern manasında muhafazakârlar ve fakat (a) muhafazakârlığı olumsuzluyorlar ve (b) beğenmedikleri kesimlere yapıştırıyorlar. Dolayısıyla da Türkiye’nin kendisini anlama imkânlarını berhava ediyorlar. Türkiye, Avrupa’nın modernleştiği dönemde, onunla eşzamanlı olarak modernleşemedi. Ancak şimdi dünyanın başka bir faza geçmeye çalıştığı dönemde, dünya ile eşzamanı olarak davranabilme şansına sahip. Bu şansı değerlendiremezsek birçok sebebi olacak ama en birinci sebebi, işbu zümre olacak.

Bu vesileyle…

Modernleşme, modernleşenler için sancılı bir süreçti. Modernleşiyorlarken mesela Kraliyet ailelerinin başka, aristokratların başka, Kilisenin başka, hızla güçlenmekte olan ve direksiyonu ele geçirmeye çalışan burjuvazinin başka, işçileşen/şehirlileşen kesimlerin başka, işçileşmeye/şehirleşmeye gücü yetmeyen, kırsalda terk edilmişlerin başka sancıları vardı. Toplumların bütün kesimleri zonkluyordu. Kimse yaşananları olumlu bir gidişat olarak filan da görmüyordu, belki bir avuç burjuva ve onlardaki heyecandan etkilenmiş bir avuç aydın dışında… Heyecanlı ve ümitvar olanlar da olup bitenlerden son derece memnun filan sayılmazlardı, tekraren belirteyim.

Sözünü ettiğim süreç en az iki yüz yıl sürdü. O sürece biz sonradan modernleşme dedik, içinde yaşarken kimse öyle bir adlandırma yapmış değildi. Dönemin bütün geçmiş dönemlerden köklü bir biçimde farklı olduğunun idrak edilmesi bile sürecin sonlarında ancak mümkün oldu.

Herkes çok büyük bedeller ödedi. Bugünden bakınca, mesela dokuma tezgâhlarında delikli kartları tatbik eden Jacquard’ın dokuma işçileri tarafından kovalanması filan görünmüyor olabilir ama sayısız insan işlerini kaybetti. Sayısız insan varlıklarını kaybetti. Benzeri görülmemiş iç gerilimlerin pek çoğu iç savaşlara yol açtı. İnsanlar inançlarını kaybettiler, dünya ile alışageldikleri biçimde ilişki kurma imkânları ortadan kalktı. Akşam yatarken sapasağlam görünen yüzlerce yıllık kurumlar, sabah kalkıldığında yerinde yoktu.

O kasırga, eğer Latin Amerika’dan istikrarlı biçimde altınlar gelmeyi sürdürmeseydi, muhtemelen atlatılamazdı. Belki daha doğrusu, eğer o altınlar gelmeseydi, o kasırga hiç çıkmayacaktı. Çıktı. Sebep olduğu ölümcül yaraların birçoğunu sarmakta kullanılabildi. Ve…

Neyse…

Modernlik deyince, işte demokrasi, insan hakları, kadın hakları, zenginleşme ve sair pozitif şeylerden söz edilmesine ve “ay ama canım adamlarda varmış bir marifet, bütün bunları akıl edip hayata geçirmişler” edasıyla konuşulmasına içerliyorum. “O işler öyle olmadı, zannettiğiniz gibi olmadı” demenin de bir faydası yok, tecrübeyle sabit.

Zaten meselenin önemsiz yanı bu. Önemli yanı, şimdi de modernleşme sürecini andıran bir anaforda yaşıyor olmamızdan kaynaklanıyor. Öyle sakin bir modernleşme tasavvurları olanlar, şimdi yaşadıklarımızı doğru dürüst değerlendirebilecek bir perspektife de sahip olamıyorlar. Ne yazık ki, böyle bir eksiklikle malul olduklarının da farkında olmadıklarından, abuk sabuk kavramlaştırmalarla dünyaya müdahale etmeyi sürdürüyorlar.