Sıradan İnsanlar İçin…

Netflix’te The Movies That Made Us adlı bir belgesel dizisi var. İkinci sezonun ilk bölümünde Back To The Future filminin macerası anlatılıyor.

Hikayenin başında 70’lere gidiyoruz, South California University kampusuna. İki Boblar, Robert Gale ve Robert Zemeckis orada sinema okuyorlar. Gale’in ifadesine göre biri senaryo yazmaya, diğeri yönetmeye hevesli. Ama… Ortam —Gale’in söylediğine göre— şöyle: Yüksek lisans öğrencileri Fransız yeni dalga akımıyla ahkâm kesiyor, Jean-Luc Godard’ın son filmini konuşuyor. Notları pek parlak olmayan bu ikilinin ilgisini ise James Bond, Dirty Harry filmleri çekiyor, onlar gibi filmler yapmak istiyorlar. Sıradan insanların seveceği sıradan filmler yani.

Çok akıllı sayılmam belki ama çok aptal da değilim, mevzuun ne kadar derin olduğunun farkındayım. Neyin sanat sayıldığından Hollywood’un kültür emperyalizmine katkısına, sinemanın ticarileşmesine ve daha bir yığın mevzua dair, 70’ler ve 80’ler boyunca ben de az nefes tüketmedim. Bütün bu hususlarda kanaatimi defalarca gözden geçirme ihtiyacı hissettim, defalarca değiştirdim, pek çoğunda “beni doğrudan alakadar etmeyen bir mevzuda bir kanaatim olmasa da olur” noktasına vasıl oldum. Ve lakin… Bütün bu netameli mevzuların orada öyle durup durduğunun, üzerlerindeki sisin hafiflemediğinin farkındayım. Sisli bölgeye girmemeye çalışarak, yanından geçmeye çalışarak, son dönemde karşılaştığım iki soruya da cevap verme fırsatı olarak değerlendireyim Gale’in tespitini.

Godard’ı biliyoruz. Marksist bir sinemacı. Brecht’in tiyatro “teorisini” sinemaya uyarlamaya çalışmıştı, filan. Yani? Adam solcu. Kafa yoruyor. Sinema ne içindir, nasıl yapılmalı filan gibi konularda, anlaşılan o ki Gale ve Zemeckis’e sıkıcı görünen bir yığın fikri var. Sadece fikir sahibi olmakla da kifayet etmemiş, fikirlerini tatbik etmeye çalıştığı filmler yapmış. İz bırakmış biri…

İz?

Gale’in ifadesine dönelim. Ne diyor, “sıradan insanların seveceği sıradan filmler yapmak istiyorduk”. Nokta. Gale ve Zemeckis’in referansı sıradan insanlar. Godard’ın referansı? Belki Brecht. Belki Marks. Belki onlardan biraz olmak üzere… Şöyle “dışarıda” bir şey. Godard’ın dünyasında izleyici nerede? Salonda, “eğitilmek” üzere bekliyor.

“Solculardan ne istiyorsunuz hocam” diye sormuş bir delikanlı. Ne isteyeceğimi biliyorum, eğer bir gün bir solcu bulursam. Demeye çalışıyorum ki, kendisini solcu zanneden, sol olarak tasnif edilmiş olan Godard gibi insanları hafife almıyorum. Gençken filmlerini seyretmişliğim bile var —öyle hatırlıyorum yani, hangi film onundu hatırlamasam da… Ama teorik olarak bakınca, solun referansının sıradan insanlar olması gerekiyordu, öyle değildi. Hiç olmadı. Olmayabilir, onu da dert etmem. Kiminin referansı Kuran, kimininki Marks olur. Kimi bilime yaslandığını iddia eder, filan. Ama referansı sıradan insanlar olmayanların kendilerine solcu demeleri, birilerinin onlara solcu demesi beni kesmiyor. Ne demişti Jean Genet,  “beyazların iç işleri beni ilgilendirmez”. Beyazlar kendi aralarında neler yapmışlar, beni ilgilendirmiyor, zencilere dönüp “ulan sinema o seyrettiğiniz şey değil, benim yaptığım şey” dediklerinde… İster istemez… Anladınız siz onu.

Bir başka soru da, Türkiye’deki sanatçıların politik tercihlerini beyan etmek konusunda cimri davranmaları hakkındaydı yanılmıyorsam. Bence cimri davranmalılar. Adam hem Cüneyt Arkın olacak, yıl boyunca setten sete koşturacak, hem de politika hakkında dişe dokunur, kayda değer bir fikri olacak. Olmaması daha makul, daha makbul bence. Ham fikirlerini ortaya saçtıklarında, bambaşka sebeplerle —mesela menekşe gözleri veya bülbül sesleri marifetiyle— derlemiş oldukları itibarı o fikirlerin desteği yapmış oluyorlar. Yanlış oluyor. Hep öyle oldu.

Fırsatı değerlendirip, cevaplarımı verdim. Şimdi esas konuya devam edelim.

Hatırlayalım, Gale ve Zemeckis, sıradan insanların seveceği sıradan filmler yapmak istiyorlar. Yani? Bir şeyler yapacaklar ve yaptıkları olmuş mu, olmamış mı, karar verecek olan seyirci. Yapıyorlar ve ilk gösterime kadar tırnaklarını yiyorlar. Yargıcın önceden belirlenmiş bir kanun kitabı yok ve ne karar vereceği belli değil. Yani? Seçtikleri yol, akıllı insanların seçeceği yol değil. Hâlbuki Godard’ın yaptığını yapsalar, birbirlerini alkışlayacağı önceden belli olan insanlardan müteşekkil bir çevrenin “içinde” kalsalar. Hayatları boyunca konforları garanti. “Dışarıdan” biri çıkıntılık yapıp bir sahnedeki bilmem hangi dansı sorgulasa usulca, “ulan sen ne anlarsın, orada şu mesajı aktarmak için Afrika kabilelerinin danslarından ilhamla” filan diye üfürürsün. Sinematekler filan dışında kimse seyretmiyormuş filmlerini, ne gam! “Anlamaz o insanlar sinemadan… “

Ben mesela, sahiden anlamam sinemadan. Bizi biz yapan filmler diye üç sezonluk bir dizi yapmışlar, 16 filmi anlatıyorlar, sadece dördünü izlemişim. Yani hemen her birini yeryüzünde on milyonlarca insanın izlediği filmleri bile izlememişim. Godard’ı filan? Eh, onun da birkaç filmini izlemişimdir. Kurban Bayramında annemim evinde TV açık olduğu için bir Cüneyt Arkın filmine maruz kaldım ve hayretle fark ettim ki, izlediğim ilk Cüneyt Arkın filmi o. Recep İvedik filan? Tanıtım videolarına bile katlanamıyorum. Uzatmayayım, anlamam sinemadan. Eh, bunu bir eksiklik olarak da görmüyorum. Anlamadığım daha bir yığın mevzu var ve hiç kimse her şeyden anlamak zorunda değil.

İyi de…

“Sinemadan anlamak” her ne demekse, her ne manaya geliyorsa, sadece o meziyete sahip olan insanların anladığı/anlayabileceği filmler yapılacaksa… Ne anladık biz bu işten? Şunu anlamamız gerekmiyor mu: Orada birkaç kişi, sadece kendilerinin anlayacağı —anlamak ne demekse— bir takım şeyler yapacaklar ve kendi aralarında onları izleyip tatmin olacaklar.

Böyle midir?

Böyle ise… Dert değil. Sevdiğimiz insanlarla bir araya gelip konken oynarız, oynarken sadece birbirimizin anladığı espriler yapar, sadece bizlerin hatırladığı anılar paylaşır… Mutlu oluruz. Kimseye zararımız olmaz. Ama kalabalıklara dönüp “ulan ne kalın kafalısınız, yaptığımız şu espri şu manaya geliyordu, anlamadınız, şu hatıraya da gülünecekti, hiçbir şey bilmiyorsunuz” dersek? İpler kopar.

İpler böyle koptu. İplerin böyle koptuğunu idrak etmekten bile aciz birileri, hâlâ, herkese akıl verip durdukları günlerin hasretinin yaktığı lisanlarıyla, herkese akıl verecekleri günlerin yeniden geleceği ham hayaliyle, oradan buradan parazit yapıyorlar.

Özetleyeyim: Godard’ın ve sairenin yaptığı şey, kendilerini sıradan insanlardan ayırmak için bir koza örmekten ibaretti. Kendi yaptıklarını kendilerinin bile seyretmeyi sürdürdüklerini zannetmiyorum. “Ay bak burası bizim, sakın şu çiti geçmeyin” demekten gayrı zerre kadar bir fikri olmayan birileri, hâlâ Godard filan izliyordur. “Anladığından” değil, “anlamış olan” görünmekle bir rütbe alma hayaliyle… Hani şu “ay ama suşi ısmarladıktan sonra çatal bıçak talep etti, ne kadar banal” diyen kadından zerre kadar farkları yok.

Ve tekrarlayayım, suşi ısmarladıktan sonra çatal bıçak isteyen biriyle takılmamak her kadının hakkı —ben suşi de ısmarlamayacağım için zaten baştan kaybettim. Ama kendisini norm olarak telakki edip, “bak böyle şeyler yapmayın, kendinize çeki düzen verin” diye akıl vermeye kalktıklarında… Tiksinti.  

Kendi hesabıma, eğer bir film izleyeceksem, sıradan insanlar için yapılmış filmler izlemekten başka şansım yok, çünkü —az önce de belirttiğim gibi— sinemadan anlamam. Sıradan insanlar için yapılan “her” film bana göre değil —mesela Recep İvedik filan. Ama mesele şahsi bir mesele değil. Mesele sıradan insanlar için film yapmayanların, sıradan insanların onların filmlerini izlememesi üzerine kopardıkları kıyamet.