İmam Binali Yıldırım için dua etmiş, cemaate “âmin” dedirtmiş. AKP’ye oy veregeldiğini bildiğim birkaç kişiyle sohbet ettim. Lafı mevzua getirdim, mevzuu nasıl anladıklarını, nasıl meşrulaştırdıklarını anlamaya çalıştım. İmamın tutumunu meşrulaştırmak için fazla çabaya, cambazlığa ihtiyaçları yok gibi görünüyordu. Camiye gidenler zaten onlardı. Duaya inananlar da zaten onlardı. Yıldırım’ın kazanmasını istediklerine göre… Camiye gitmeyenlere ne oluyordu?
Lisede şair ruhlu bir arkadaşım —diyelim Hasan— bir gün, “ya Ayşe’ye bayılıyorum” dedi, durakladı, “ama…” diye ekledi: “Onun da tuvalete gittiğini düşününce…” Anladınız… Fena halde âşık olduğum oldu. Daha sonra evleneceğim kadına âşık olduğumda, onun kölesi olmayı bile bir imtiyaz olarak hissettiğim de oldu. Ama öyle hissettiğim anlarda bile “ama o da dışkılıyor” filan gibi
Dinlerin her biri birer protokoldür. Ian Morris’in uzun insanlık tarihine kuşbakışı baktığı Why the West Rules – For Now adlı kitabında berraklıkla dile getirdiği gibi, insanlığa beklenmeyecek kadar büyük sıçramalar gerçekleştirme imkânı sağlamış, evrenselleştirici ilk protokollerdir. Harari de az çok aynı şeyi —çok daha zayıf bir dille de olsa— söylüyor. Protokoller, birbirleriyle teması olmayan insanları
Tekrar olacak ama… Nietzsche Deccal’de “bir yanağına vururlarsa öbürünü uzat” telkini üzerinden Hıristiyanlığa yüklenir. Okurken öyle zannedersiniz ki, sahiden de “ben Hıristiyan’ım” diyenler bir yanaklarına vurulduğunda öbürünü uzatmışlar ve bu sünepelik yüzünden de… Öyle şeyler olmadı. İnsanlar “ben Hıristiyan’ım” demeyi sürdürdüler. Pazar ayinlerinde, huşu ve saygı içinde “bir yanağına vururlarsa öbürünü uzat” telkinlerini dinlediler. Bu
Mardinli Musa, zaten pek de geçindirmeyen işini artık sürdüremeyeceğini —çok gecikmiş olarak— idrak ettiğinde, bir yandan da annesi ile karısının arasında sıkışmışlığın iyice bunalttığı şartlarda, dengi toplayıp İzmir yollarına düşerken… Ümitli miydi? Ümitli midir sizce? Ümit ne demek? Yani mesela Musa’nın kafasının içinde şöyle şeyler mi resmigeçit yapıyordur: Giderim İzmir’e, dayıoğlunu bulurum, bir hafta içinde,
Goethe, bildiğiniz gibi, Faust’u bir Alman halk hikâyesini tepetaklak ederek yazmıştı. Hikâyenin orijinalinde, esasen iyi kalpli ve iyi yetişmiş bir insanın, hırsına mağlup olup, güç mukabilinde ruhunu şeytana sattığında başına gelecek belalar anlatılıyordu. Klasik “hikmet” işte… Goethe’nin Faust’unda da iyi yetişmiş bir hekim, yine güç mukabilinde, ruhunu şeytana satar. Ama Goethe’nin Faust’unu bu lanetli anlaşmaya
Dün gece, çoğunluğu “İslami hassasiyetleri yüksek” diye tarif etsek herhalde çok da yanılmayacağımız kişilerden oluşan büyükçe bir grubun, “n’olcak bu Müslümanlığın hali” kıvamındaki bir sohbetine şahit oldum. Yer yer müdahil olmaya çalışsam da, gruptaki birçok kişiyle aynı frekansa gelmemizin çok vakit gerektireceği açıktı, çok da şey etmedim yani. Ama üzerinde düşünülecek, konuşulacak çok şey vardı.