Test Edilen

Türkiye tarihi bir yol ayrımında.

Yol ayrımı demek, adı üstünde, şu yana giderseniz şöyle, bu yana giderseniz böyle bir istikbaliniz olacak demek.

(Devam etmeden vurgulamak gerekiyor ki, Türkiye bu yol ayrımına şimdi gelmedi, bir süredir burada oyalanıyor. Ve ilaveten, yol ayrımında olan sadece Türkiye değil, bölge ve dünya bir yol ayrımında. Yani Türkiye’ye has bir halden söz etmiyoruz ama dünyanın akacağı mecrayı da önemli ölçüde etkileyebilecek bir koordinatta yer aldığımızı söyleyebiliriz.)

Bugün İstanbul’da yapılmakta olan seçimin sonucu, yol ayrımında tercihlerden birinin yapılmış olmasını sağlamayacak. Yani bugün Türkiye’nin hangi yataktan akacağı belirlenmiş olmayacak. Ancak sandıktan çıkacak neticeye göre tercihlerden biri zorlaşırken, diğeri kolaylaşacak.

Yani?

Bu akşam bir son değil, bir başlangıç. Bir dizinin bir bölümünün değilse de bir sezonunun sonu belki ama dizinin sonu değil.

***

Dün özetlemeye çalıştığım yakın tarih de işaret ediyor ki, Türkiye, iki yüzyıl içinde defalarca tarihi yol ayrımlarına geldi. Bu defakini diğerinden biraz da olsa farklı kılan, Türkiye’nin yol ayrımı ile dünyanın yol ayrımının, belki de ilk defa, bu kadar üst üste çakışmış olması. Böyle bakacak olursak, yaşanan onca biçimsizliklere rağmen bu son iki yüzyılda, Türkiye’yi dünya ile senkron tutma becerisinin sergilendiği söylenebilir –aramızda “onca biçimsizliklere rağmen” yerine “o biçimsizlikler sayesinde” kalıbını tercih edecek çok kişi olduğunu da tahmin edebiliriz.

Mühim bir şey mi?

Eh, benim açımdan bakınca çok mühim. Neticede bir ekosistem var ve o ekosistemdeki değişimlere bir tür cevap üretilmiş. Platonik akıllarla bakıp “şurada şu kanada ne lüzum vardı, burada bir çift ayak daha olsaydı” filan diye ahkâmlar kesilebilir ama beni biliyorsunuz, kararı verenin bir takım dâhiler olmadığını, ekosistem olduğunu peşinen kabul etmiş biriyim.

Neyse… Gelelim önünde durup durduğumuz yol ayrımına… Önümüzdeki tercihlerin hangisinin bizi nereye götürebileceğine…

Önce şu tespiti yapmak gerekiyor: Her ne kadar her iki yolun ihtimali de yüzde elli civarında görünüyorsa, yani toplum neredeyse tam ortasından bölünmüş gibi duruyorsa da, esasında neredeyse herkesin –en azından 35 yaş üstündeki hemen herkesin– paylaştığı bir dünya tasavvuru var. Fark tasavvur farkından değil, tahayyül farkından kaynaklanıyor. Sözünü ettiğim dünya tasavvurunun çok sayıda bileşeni var ama şimdilik ikisi üzerinde duralım: Özcülük ve komploculuk.

***

Özcülük derken neden söz ettiğim belli. Özetlersek, Türk dediğimiz şeyin bir özü var. Kürt dediğimiz şeyin, cinsiyet dediğimiz şeyin, İstanbul dediğimiz şeyin, siyaset dediğimiz şeyin, başarı, Erdoğan, CHP, bilgi, arzu dediğimiz şeylerin hepsinin özleri var. Her öznenin tercih, tutum ve davranışları kendi özlerinden neşet ediyor. İradi olarak “sanki başka bir şeymiş gibi” davransalar da, uzun süre o sahte pozisyonu koruyamıyorlar, tez vakitte asıllarına rücu ediyorlar. Ve saire… Dolayısıyla şeyler hakkındaki bilgi, şeylerin genetiğinde kodlanmış. Bilgiye erişmenin yolu da o genetik kodu deşifre etmekten ibaret. Filan.

Hemen hepimiz, genellikle özcü bir tutum sergiliyoruz. Ama âlem özcü bir mantıkla işlemiyor. Bugün uçsuz bucaksız çöl olan yerler dün çöl değillerdi. Esasında çöl oldukları halde, çöl olmanın kodlarına sahip oldukları halde, geçici bir süre takiyye yapıp geniş ormanlık alanlar halinde görünmüş değillerdi. Orman idiler, çölleştiler. Yüz bin yıl sonra yine ormanlık alanlar olabilirler. Mesele şu ki, onların ormanlık alanlara dönüşmesi iklimi, rüzgârların şiddet ve istikametini değiştireceği için, bu defa başka yerler çölleşir.

Toplumlar daha hızlı değişiyor, yüz binlerce yıl gerekmiyor değişmeleri için, birkaç on yılda tanınmayacak kadar değişebiliyorlar. Yani şimdi Türkiye’ye bakıp “zaten öyleydi de Atamızın üzerine giydirdiği şey sayesinde şöyle görünebildi” filan gibi akıllar yürütmenin veya “zaten şöyleydi de memlekete giydirilen deli gömleği yüzünden öyle göründü” demeklerin bir manası yok. Türkiye’de yaşayanlar, diğer toplumlar gibi, sayısız olabilirlikleri içlerinde barındırıyorlardı, bazıları oldu, her olan şey bir yandan kendisinin  ve bir yandan da başka her toplumun olabilirliklerini değiştirdi, bazı olabilirlikleri imkân dışına çıkarırken başka olabilirlikler üretti. Ve saire…

***

Komploculuk derken neyi kastettiğim de az çok belli. Olup biten her bir şeyi bir takım öznelerin iradi tercihleri olarak algılama halinden söz ediyorum mesela. Sevgiliniz sizi terk mi etti? Sevgilinize göz koymuş olan birileri onu ayartmış olmalı. Hatta büyü bile yaptırmış olabilirler. Veya sevgiliniz esasında sizi oyaladı, ta en baştan belliydi sizi terk edeceği, o biliyordu. Hâlbuki işler öyle yürümüyor. Sizi bir araya getiren sayısız faktör vardı, sizi birbirinizden uzaklaşmaya zorlayan sayısız stresle birlikte… Bir yerde ettiğiniz bir laf, öte tarafta birlikte geçirdiğiniz sürede ilişkinin aşınması, şurada sevgiliniz için kariyerinde yeni bir fırsatın aniden zuhur etmesi, o fırsatın onu başka bir şehre taşınmaya icbar etmesi… İç içe geçmiş bir yığın faktör etkileşiyor ve muhtemelen hiçbir öznenin –bırakın planlamayı– olmasını istemediği, olmasını kimsenin istemediği bir yığın şey olup duruyor.

Etrafta sayısız özne var ve hemen her biri, hemen her konuda bir şeylerin şöyle değil de böyle olmasını istiyor. Gerçi hemen hepsi, birçok hususta neyi istemesi gerektiğini de pek bilmiyor. Mesela siz, üniversite puanınız önünüze geldiğinde, ne istemeniz gerektiğini ne kadar biliyordunuz? Şu tercihi değil de bu tercihi yapsaydınız mesela, şu kızla –veya oğlanla– tanışacaktınız belki ve o da hayatınızın aşkı olacaktı. Şu eşle değil de bu eşle olmak hayatınızı şu diplomaya veya bu işe sahip olmaktan daha çok değiştirmeyecek mi? Nasıl bileceksiniz üniversite tercihi yaparken tercihinizin sizi kimlerle bir araya paketlediğini? Filan.

Etrafta sayısız özne var –sizin gibi. Hepsi hemen her konuda ne istediğini biliyor olsa bile, hemen hiçbir şey, herhangi bir öznenin istediği biçimde gelişmiyor. “O halde istemekten vazgeçelim” filan diyor değilim. Dediğim basit, olup bitenler eğer bizim istemediğimiz biçimde gelişiyorsa, “o halde bunun böyle olmasını arzu eden bir özne var” demek manasız.

***

Özcülük ve komploculuk dünyayı basitleştiren kavramlaştırmaların ikisi. Şu anda yol ayrımında kararsız kalmış olan Türkiye’nin birbirine aksi yönlere çekiştiren iki bloku da, hem özcü ve hem de komplocu. İki tarafı ayıran şey, şeylere farklı özler yakıştırmaları ve komplolarına farklı failler tarif etmeleri.

Nihayet kritik meseleye geldik. “Şuraya, yok buraya dönelim” diyen iki blokun kendileri meseleyi nasıl ortaya koyarlarsa koysunlar, Türkiye’nin önündeki yollardan biri, özcü ve komplocu tasavvurun geçersiz olduğu bir vadiden akıyor. Kafamız bu yüzden karışık.

Mesele kafamızın karışık olması değil. Yorgunuz. “Bugün bu karar verilsin” istiyoruz. “Dün verilseydi” diye geçiyor içimizden. Belki mesele sadece yorgunluk değildir, belki hayatta kalma arzumuzu kaybetmişizdir. Mücadele edecek cephanemiz kalmamıştır. Esasında test edilen şey de doğru tercih yapıp yapmayacağımız değil, mücadele azmimizin, hayatiyetimizin kalıp kalmadığı. Ekosistemin mütemadiyen test ettiği şey o.

Bugün bu karar verilmeyecek. Bugün hiçbir şey karara bağlanmayacak.

Belki bir şey… Türkiye’nin hayatta kalma iradesinin bu testten geçip geçmeyeceğini öğreneceğiz.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin