Theresa May

May gidiyor.
Bütün Britanyalıların aynı gemide olduğunu, her icap ettiğinde, tam da bu kelimelerle olmasa da söyleyerek orada durmuştu. Gerçi “koskoca holding patronusunuz, alsanıza elli kişi daha yanınıza” demek aklına gelmemişti. Ki böyle bir laf, zaten, aklı andıran herhangi bir şeye gelmez. Bunu laf diye orta yere servis edebilmek için, ne bileyim, ya budala olmak gerekir veya herkesin budala olduğunu zannedecek kadar budala…
Cami çıkışında, yanına Diyanet İşleri Başkanını da alıp “İnşallah hırsızlara bu işi bırakmayacağız. Değil mi? Kendi kültürlerinde şu gördüğünüz anlayışın olmadığı kişilere bunu bırakmayacağız. Gece gündüz çalışarak inşallah bu işin hakkını verelim diyorum ve ülkemizde demokrasi zaferiyle bu işi noktalayalım.” filan dememişti haliyle. Elin gâvuru ne de olsa. Kendi kültüründe, hem seçimi çalıp hem de mağdur ettiklerine hırsız demek filan… Olacak iş değil. Yoksa mesele cami kıtlığından kaynaklanmıyor. Din adamı kisvesiyle yanında arz-ı endam edecek mahlûkat bulmak müşkül.
Böyle laflar edememişti ama rakibi Corbyn’i vatana ihanetle itham etmeye varacak şeyler demişti, yandaşları alenen öyle itham da etmişti Corbyn’i.
Ama işte gidiyor.
Son derece basit bir sebeple… Yapması gereken, yapması beklenen işi yapamadığı için. Beceremediği için.
May, memleketimizdeki yürütmenin başından daha ahlaklı değil. “Ay beceremedim, becerebileceğim işlerle meşgul olayım ben” diye düşündüğünden de değil. Beceremeyeni —kendi arzusu hilafına— koltuğundan kalkmaya icbar eden bir düzen var. Hepsi o.
Bu düzenin de basit bir neticesi var. Ya beceremeyen gidiyor ve yerine becerme ihtimali olan geliyor veya… Öyle abukluklarla iştigal etmek yerine becermenin bir yolunu bulmak zorunda kalıyor koltukları işgal edenler.
Neticede, öyle veya böyle, işler becerilmiş oluyor.