Tiksinti

İşin hakçası, korkmadım.

Korkmamayı bir meziyet, bir marifet olarak görmüyorum. Korkulması gerekenden korkmamak akıllıca bir şey değil. Lakin korkulması gerekmeyenden korkmak da akıllıca sayılmaz. Korkulması gereken bir halde miyiz, onu önceden bilmek de pek mümkün değil. Dünya böyle. Korkulması gerekmeyenden korkuyorsun söz temsili, sonra o korku kendisini meşrulaştırıyor. Veya korkulması gerekenden korkmuyorsun, başın belaya giriyor. Ve saire…

Korkmadım da öfkelendim mi? Çok. Kendimi tüketecek kadar çok öfkelendim. Öfke tüketici bir duygu zaten. Öfkelendiğiniz her ne veya kimse ona bir zararı yok ama size —öfkelenene— var.

Sonra öfkem yalama oldu. Yerine acımayı koydum. Acıma giderek tiksintiye dönüştü.

Tiksinti, hoş bir duygu değil. Ama davranışsal biyoloji konusunda çalışanların büyük bölümü, lüzumlu olduğu hususunda hemfikir. Galiba davranışsal bağışıklık sistemi kavramının ortaya atılmasında ciddi bir pay sahibi tiksinti konusundaki çalışmalar. Demiş oluyoruz ki yani, bünyeyi hastalıklardan koruyan dışsal/duygusal bir faktördür tiksinti.

Lazım olduğunu bilmek, kabul etmek, hoş olmamasına çare değil. İnsan sürgit tiksinerek yaşayamıyor. Tiksindiğin şeylerden uzaklaşamıyorsan… Tiksindiğin şeyler fena halde yapışkansa, peşini bırakmıyorsa… Üstelik “bak ben senin zannettiğinden daha tiksinti vericiyim” demek için her gün yeni bir icat yapıyorsa… Tiksinti verici olmaktan haz duyuyorsa…

Bugün itibariyle tiksinti duygumu da kaybettim.