Yaydığı Yalana İnancı Bile Sahte

Alper Görmüş, kahpe dış güçlerin muhalefet söylemi olduğu yılları yazmış. İktidardı, muhalefetti, bir süreliğine unutun. Meselemiz dış güçler filan gibi mevzularla sınırlı da değil. Çok daha ciddi ve yaygın bir derdimiz var. Sadece bizim derdimiz de değil ilaveten, bütün dünyayı ırgalıyor.

İnsanlık tarihi boyunca, muhtemelen bütün toplumlarda, manasız hikâyeler kulaktan kulağa yayıldı. Sonra teknoloji ilerledi, kil tabletlere kazındı. Sonra papirüs, kâğıt, derken… Bildiniz işte, günümüzün dijital teknolojilerine geldik. Mesnetsiz, temelsiz hikâyelere inanma, onları başkalarıyla paylaşma, bu yolla birilerini eğitme şehvetimiz sabit kaldı, sadece medium değişti, gelişti, çeşitlendi. İşin burasında bir mesele görmüyorum. On binlerce yıl boyunca böyle yaşamış, böyle yaşarken de bir hayli yol almışız. Bundan sonra neden ayak bağı olsun insanın bu vasfı?

Mesele başka. Üsküdar’da yapılan bir sokak röportajı görüntüleri eşliğinde devam edelim. Devam etmeden önce mutlaka, sonuna kadar izlemeniz gerekiyor.

Ne görüyoruz? Bizim bir tarım ülkesi olduğumuza iman etmiş biri var videoda. Görünüşünden tahmin edebiliriz ki, ilkokul eğitimini 80 öncesinde, muhtemelen bir devlet ilkokulunda almış. Yerli malı haftaları filan kutlamış yani. Yerli malı haftalarında okula kaysı kurusu, kuru üzüm filan götürmüştür. Ama apaçık görünüyor ki, ilkokulda aldığı eğitimle yetinmemiş. Memleketin tütün bölgelerini, muhtemelen Tarım Bakanlığı üst düzey görevlilerinin sayamayacağı bir hassasiyetle sayıyor mesela.

Yani?

Bence zerre kadar kıymeti olmayan bir kavramsal çerçeveyi (bizim tarım ülkesi olmamızı) satın almış ama o kadarla kalmamış, o boş çerçevenin içini sadakatle, çabayla doldurmuş. Aktüel olanı (gübre fabrikalarının satılması mesela) tam yerine denk getirip, ihtimamla, ilgili çentiğe iliştirmiş eklemiş. Batı hakkındaki netameli duruşunu, Kanada ve mercimek mevzu üzerinden, hiçbir aşırılığa kaçmadan, bir kapı kolu olarak hikâyesine eklemiş. Hani sorarsan, kolu çevirecek, Batının bize ettikleri hakkındaki hikâyesine geçecek. Muhtemelen orada da bizi soru yağmuruna tutacak. Muhtemelen o odada da benzer hassasiyetleri gözlemleyeceğiz.

Beyefendi ile herhangi bir mevzuda mutabık kalmamız mümkün görünmüyor. Ama sadece muhtevaya gösterdiği ihtimam sebebiyle değil, aynı zamanda anadiline saygısı ve hâkimiyeti, etrafındaki insanlara saygısızlık yapmama konusundaki kararlılığı gibi mevzular sebebiyle de, yaşı benden küçük görünse de, zerre kadar tereddüt etmeden ellerini öperim.

Sonra…

Hemen az ileride çekilmekte olan bir dönem dizisinde züppe rolü oynamış da, kostümünü değiştirmeye fırsat bulamadan kendisini kameranın önünde bulmuş gibi görünen biri dalıyor sahneye. “Neden oy verdin”e getiriyor derhal. Karşısındaki şaşkın, “sen beni tanıyor musun” diye sormaya çabalarken… “Neden yürümüyorsun” filan diye hesap soruyor. Sanırsınız kendisi iktidarı protesto mitinginden gelmiş. Hiçbirinin zerre kadar manası olmayan varsayımlarından üç cümle çıkarmak zorunda kalmaktan bitap, mikrofonu teslim alıyor, nihai tespitlerini yapıp, çenesi yukarıda, sahneyi terk ediyor. İlk beyefendi, aşikâr görünüyor ki, inandığı neyse ona inanmış. Züppenin ise inancı filan yok, olan inancı bile sahte. Derdi gücü birilerini aşağılamak.

Meselemiz bu. Yani memleketin bir tarım ülkesi olup olmadığı, öyleyse öyle kalmasının bizim için iyi olup olmadığı filan gibi mevzularımız var da… Oralara gelemiyoruz. Çünkü zürefanın düşkünü, kış günü giydiği beyaz elbisesiyle, eski güzel günlerin kendisi için nihayete ermiş olmasının sebep olduğu nefreti üzerimize kusup gidiyor. Her bir şeyi çözmüş. Kendisi hariç herkesi yargılamış, hükmünü vermiş. Hepimizi ziyalandırdı ve gitti. Bunları gören ahali, “ulan memleket bu zevzeklerin eline kalırsa” korkusuyla kaçışırken, kurulmuş tuzaklara düşüyor. Ve…

Neyse…

Görmüş’ün yazısına dönebiliriz artık. Mesele manasız hikâyelerin paylaşılması ve yayılması değil. Görmüş’ün de işaret ettiği gibi, kendileri son derece manasız şeylere inanmış, onları üretmiş ve uyarıcı bir öğretmen edasıyla paylaşmış/paylaşıyor olan bir zevzekler sürüsünün, “vay kardeşim ya, bunlara da inanılır mı, siz ne aptal mahlûklarsınız” filan edalarıyla, âleme tepeden bakarak, kendilerini Olympos’ta zannetmeleri. Zırcahiller. Tembeller. Aptallar. Kötüler. Bütün bunlar dert değil. Ama başkalarını cahil olmakla, tembel olmakla,  aptal olmakla, kötü olmakla itham ediyorlar.

Olympos demişken… Meselenin evrensel yanına işaret etmek için de bir Putin analizine bakalım. Anladığım kadarıyla yazarın bize söylemeye çalıştığı husus şu: İstikrar, düzen ve benzer kavramlarla ördüğü manasız bir hikâyeye iman etmiş saftirik bir Batı (bilhassa Avrupa) var. Kendi uydurduğu yalanları gerçekleştirmek için çabalarken yorulmuş, enerjisini kaybetmiş, o yorgunlukla dünyanın kalanının iflah olmayacağına (yani kendisine benzeyemeyeceğine) hükmetmiş, kendi sahte cennetine kendisini hapsetmiş bir Batı. Âlemin, Batılıların zannettiği, varsaydığı prensiplerle işlemediğini idrak etmiş olan Putin’in yapıp ettiklerini anlamlandırmaktan aciz olan o Batı, kendisini Olympos’ta zannediyor.

Ama deprem oluyor.

Evet, ahmakça tarih, dünya, siyaset ve ekonomi kavramlaştırmalarına nâs muamelesi yapan vasıfsız, çabasız, cahil bir güruh, dünyanın her yerinde, kendi eyleyişleri yüzünden derinleşen problemlerin bütün günahını kalanların sırtına yükleyip sahneden çekilebilecek bir zihinsel konfor imal etti. Bunlardan kurtulmadan, bunları layık oldukları yerlere iade etmeden, Putinlerle, Putinlerin yarattığı/yaratacağı türbülanslarla mücadele etme zemini kazanamayacağız.

Bana böyle görünüyor.

(Nâs demişken de… “Nâs böyle söylüyor, sana, bana ne oluyor” diyen beyefendi, geçende uçağındaki gazetecilerle bir fotoğrafını paylaştı. Masanın etrafında çok sayıda kadın gazeteci vardı ve pek çoğunun başı açıktı. Benim bildiğim, nâs bu fotoğrafa izin vermiyor. Hayır yani, sana, bana ne oluyor? Kadın başını örtmeliyse, örtmeli. Örtmüyorsa? Evinde oturur, öyle Cumhurbaşkanının uçağına filan alınmaz. Ne oluyor? Nâsı bölüp, bir bölümünü kabul, kalanını reddetmek filan gibi işlere mi kalkışıyoruz?)