Zafer

Sayın ki şöyle oldu.

Türkiye’nin köklü kulüplerinden biri, Katar sermayesiyle Neymar’ı, Mbappe’yi filan transfer edip, müthiş bir kadro kurdu. Başına da birini getirdi. Lig başladı. Bitti. Mezkûr kulüp ligi iki puan farkla şampiyon bitirdi.

Bütün rakipleri borç batağında debelenen kulüp, izleyen sezona da iyi başladı. Ama bu arada Avrupa’da ilk turda elendi. Hafta içlerini Arap yarımadasında, Afrika’da gösteri maçlarıyla doldurdu. Tribünlerin ful çektiği maçlarda rakiplerine gol yağdırdı. Teknik direktör maçlardan önce ve sonra iddialı demeçler verdi. Ekranların karşısında konuştu da konuştu.

Bu arada takımda biraz atraksiyon yapan, ön plana çıkan, tribünlerin alkışladığı futbolcuları birer birer kesmeye başladı teknik direktörümüz. Aşırı yüksek maliyetlerle kurulmuş takımın bütçesine, bu defa tazminatlar da ek külfet olmaya başladı. Derken sezonun son maçında en yakın rakibiyle karşılaştı mezkûr takım. Rakipleri gereksiz sertlikler yaptılar. Tribünlerin baskısıyla hakem, rakiplerin üç oyuncusunu attı. Rahat kazandığı maçın sonunda takımımız, bu defa dört puan farkla şampiyon oldu.

Teknik direktörümüz tribün tribün gezdi. Nasıl büyük bir teknik direktör olduğunu anlatıp durdu ekranlarda. Ama taraftarlar, harcanan paralar hesaba katıldığında, oynanan oyundan da, alınan sonuçlardan da o kadar tatmin olmuş görünmüyorlardı. Tribünlerde mırıldananlar vardı. Teknik direktörümüz amigolardan bazılarını maaşa bağladı ve mırıldanan taraftarları dövdürüp tribünlerden attırdı. Her maç, maç boyunca “bizim lider dünya lideri, herkes bizi kıskanıyor” diye tezahürat yaptırdı, maaşa bağladığı amigolara.

Üçüncü sezon, daha da büyük bir hayal kırıklığı oldu. Sezonun son maçında alınan mağlubiyetle şampiyonluk kaçtı.

Bu arada…

Daha önceki sezonlarda da, riskli maçlardan önce Merkel, Obama gibi yabancı yıldızları çağırıyor, ilgili maçta oynatıp yolluyordu. “Ama onların lisansı yok” diyene, “ligimizin marka değerini yükseltiyoruz, anlamıyorlar” diye dayılanıyordu. Buna mukabil rakipleri güçlükle parayı denkleştirip birkaç yabancı oyuncu transfer etseler, o oyuncuları oynatmaya kalksalar,“görüyorsunuz işte, bunlar yerli ve milli değil” diye köpürüyordu. Son sezonda da aynı işleri işlemiş, buna rağmen şampiyonluğu kaybetmişti.

Bunun üzerine teknik direktörümüz federasyona baskı yapıp, son maçı iptal ettirdi. Rakiplerin bütün futbolcularına ceza verdirdi. Rakip takım taraftarlarını tribünden kovdurdu. Hakemi bağladı. Bir başka rakibi ile birleşti, onun kadrosunu da kendisininkine ekleyip bir takım çıkardı. Maçı aldı. Sezonu zar zor şampiyon bitirdi.

Arada, o güne kadar istediği her bir işi yaptırdığı federasyon, sezonun ortasında, mezkûr kulübün yaptığı şikeleri afişe etmeye başladı. Teknik direktörümüz federasyona savaş açtı. Bütün rakiplerinin federasyondan nemalandığını öne sürdü. “O öyle değil” diyeni tribünlerden kovdu. “Asrın liderimizi kıskanıyorlar” diyen amigolarına, diğer herkesi dövdürdü. Tribünlerdeki diğer amigoları da, kulübün parasıyla satın aldı. Takımdaki bütün oyuncuları kovdu. Hepsine yüksek tazminat borcu çıktı, umursamadı. Ne kadar vasıfsız topçu varsa, olağanüstü fahiş transfer ücretleriyle takıma doldurdu. Transferlerden aldığı komisyonlarla kasasını doldurdu.

Bu arada, Avrupa’da perişan olup duruyordu. Her Avrupa maçında hır çıkarıp, maçın yarıda kalmasına sebep oldu. Hükmen kaybettiği her maçın ardından, “görüyorsunuz işte, bizi kıskanıyorlar” diye bağırttı amigolarını.

Böyle oldu.

Memlekette bulunabilecek en kifayetsiz en muhteris zavallı, kulübün parasıyla satın aldığı alçakların gürültüsünün desteğiyle, kendisinden bir efsane imal etti.

Kulüp battı. Memleketi Avrupa turnuvalarından ihraç ettiler. Tribünlerde kavga eksik olmuyor. Sonra oturuyoruz bir yerde, sohbet etmeye… “Ya, ben de karşıyım herife ama” diye başlıyorlar ve yapıp ettiklerine manalar yakıştırıp duruyorlar. “Ama filanca maçın falanca dakikasında Ahmet’i çıkarıp Mehmet’i oyuna almakla…” filan gibilerden.

Kulüp battı. Memleketi Avrupa turnuvalarından ihraç ettiler. Tribünlerde kavga eksik olmuyor. Takım futbol oynamıyor —zaten futbol bilen kimse kalmadı takımda.

Yenildiği ve tekrarlattığı İstanbul derbisini kazanabilir mi? Kazanabilir. Bugüne kadar yaptığı gibi, “artık o kadarını da yapamaz” diye düşünülen bir yeni şirretlik, bir yeni alçaklık icat eder. Ne bileyim, rakip oyuncuları içeri attırır, rakip takımın formalarını on bir korkuluğa giydirir, karşısına kendi kurşun askerlerini çıkarır. Bir ihtimal, o zavallılar, doksan dakika içinde topu korkulukların arasından geçirip kaleye sokabilirler. Olmazsa hakem sokar. Filan.

Sonra anlatılır yine, hayatında adil bir tek rekabete girmemiş, herhangi bir rakibiyle eşit şartlarda karşılaşmamış, mesela bir tek televizyon programında tartışmayı göze alamamış, federasyonu, hakemleri, tribünleri, yorumcuları satın almadan bir tek maç kazanamamış zavallı korkağın kazandığı zafer.

Nasıl zaferse…