Bilgiişlemi Dağıtsak da mı Saklasak…

Anadolu Üniversitesinin o zamanki Bilgiişlem Müdürü arkadaşım, bir gün sohbet ederken, “öyle bir sistem kuruyoruz ki, rektör kim olursa olsun fark etmeyecek, hep en uygun kararı verecek, tam senin derslerde anlattığın gibi” dedi. Benim derslerimi dinlemiş değildi, Yönetim Bilgi Sistemleri başlığı altında neler anlatıyor olabileceğim hakkındaki kendi tahminlerini kıstas olarak alıyor olmalıydı.

“Ne yapmak istediğinden Büyükerşen’in haberi var mı” diye sordum. Şaşırdı. “Bence kimseye neyi hedefliyor olduğunu söyleme, Büyükerşen işitirse seni görevden almakla yetinmez, yerine gelecek olanın da benzer işlere tevessül edeceğinden endişelenip, milyonlarca dolar harcadığı sistemi dinamitle uçurur” dedim. Büyükerşen sahiden öyle mi yapardı, şimdi emin değilim. Belki de bilimin emrettiğine teslim olup kendisini feda etmeyi tercih ederdi.

Çok yıllar sonra bir işletmenin müdürünün, “bana öyle bir sistem kurun ki, ben olmasam bile, benim yerimde kim olursa olsun aynı kararları üretsin” dediğine de şahit olmuş biri olarak Attila İlhan’a hak veriyorum. Gerçekten de “olmayacak şey, bir insanın bir insanı anlaması.” Herkes kendi yolundan yürüyüp gidiyor ve bir insanın, hele kendisinden önce yaşamış olan insanları anlaması fevkalade müşkül.

Ben de bir yoldan yürüdüm. Şöyle bir yoldan…

1975’te ODTÜ’nün bilgisayarı vasıtasıyla bilgisayarlarla tanıştığımda “hah bu” diye geçti içimden.

Esasen Platonik bir ütopya ile arama mesafe girmeye başlamıştı ama bu mesafe o ütopyanın manasızlığına/çirkinliğine hükmetmiş olmamdan çok imkânsızlığına hükmetmiş olmamdan kaynaklanıyordu demek ki, bilgisayarlar —belki dünyayı Platonik bir düzene kavuşturmama kâfi gelmeyecek bile olsalar— kendime Platonik bir dünya kurabileceğim hayalini sağlamıştı bana. Soğuk, talepkâr olmayan, insan türünün bütün zaaflarından azade, tamamen rasyonel bir partner, ideal bir sığınak…

Doğru karar diye bir şeye takıntılı olarak büyümüştüm. Bilgisayarlar, o şey ile aramdaki mesafeyi ortadan kaldırabilecek gibi görünüyordu. Sadece benim aramdaki mesafeyi değil üstelik, muhtelif biçimsizliklerle malul insanlığın doğru kararlar ile aralarındaki mesafeyi…

80’lerin başında yüksek lisans tezimi Yönetim Bilgi Sistemleri alanında yapabilmek için çok uğraşmak zorunda kaldım, muhtemelen anlatmışımdır. O kadar uğraşmayı göze almamda, herhalde, insanlığın problemlerinin nihai çözümünün sosyalizm, kapitalizm, milliyetçilik, dindarlık, laiklik filan gibi kapıların herhangi birinden geçerek değil de doğru kararların verilmesi vasıtasıyla üretilebileceğine duyduğum belli belirsiz iman müessir olmuştu. O iman da, bugün buradan bakınca, neredeyse her şeyin belirleyicisi halini almış olan ideolojik savaşta taraf seçmeyi becerememiş olmamın yarattığı eksikliği telafi amacıyla tesis edilmiş gibi görünüyor.

Sonunda tezi istediğim konuda yapmaya muvaffak olduğumda, tabii olarak, literatüre saldırdım. Literatür bugünkü ile kıyaslanmayacak kadar sınırlıydı. En az iki sebeple… Birincisi alan nispeten yeniydi, ikincisi zaten genel olarak bilimsel literatür yeterli bir üniversitenin kütüphanelerine sığabilecek boyutlardaydı henüz, önüne gelenin bilimsel makale yazabildiği ve yayınlayabildiği dönemlerin eli kulağında olsa da henüz başlamamıştı.

Yine de… Alan bir yanıyla herkesi ilgilendirdiği için, öte yanıyla popüler olduğundan, tamamı değerlendirilemeyecek kadar geniş bir literatür birikmişti ve hızla da genişliyordu. Gayriihtiyari bir tasnif yaptığımı hatırlıyorum. Bir yanda benim adı konmamış iyimserliğimi paylaşan ve onu destekleyenler vardı, bir yanda da muarızlar. Mesele şu ki, muarızların yoğunluğu giderek artıyor, dilleri sivrileşmeye başlıyordu.

Dönem, giderek daha büyük kapasiteli, daha hızlı bilgisayarların yapıldığı, daha da hızlı ve her gün daha büyük kapasiteli olanların müjdeleniyor olduğu bir dönemdi. Kişisel bilgiişlem cihazları belirmeye başlamıştı ama literatürün mevzuu olmaya başlamamışlardı —olacak gibi de görünmüyorlardı. Giderek daha mütevazı işletmeler bilgisayar sahibi oluyorlar ve bilgisayarların girişi işletmelerin yönetim mimarisini tepeden tırnağa değiştiriyordu.

Yönetim denen şey, daha sahih ifadesiyle karar verme erki, neredeyse göz açıp kapayana kadar, özel olarak iklimlenmiş mekânlarında ikamet eden bilgiişlem personelinin uhdesine geçiyordu. Daha düne kadar sahip olduğu yetkileri bugün bilgiişlemcilere kaptırmış olanlar, hâlâ kuyruğu dik tutmaya çalışsalar ve kendi departmanlarının çalışanlarına sanki hiçbir şey olmamış gibi hissettirmeye çalışsalar da, etkisizleştiklerini hissediyorlardı. Teknik terimlerle söyleyecek olursak, o güne kadar zaruretten kaynaklı olarak nispeten dağıtılmış olan bilgiişlem, işletmeye bilgisayarın girişiyle birlikte, hızla merkezileşiyordu.

Literatürde, mevzuun böyle bir istikamette yol aldığı hususunda bir mutabakat eksikliği yoktu. Giderek daha güçlü bilgisayarların yapılmasıyla ve giderek daha gelişmiş yazılımların gerçekleştirilmesiyle, öyle görünüyordu ki, bilgiişlem daha da merkezileşecekti. Münakaşa, bu gidişatın doğru mu, yanlış mı olduğu hususunda çıkıyordu.

Kariyerinin taşıyıcı ayağı bilgisayar donanımı ve yazılımı alanında olanlar, hayatlarında —eğer varsa— pek az yönetim tecrübesi olanlar, işbu gidişatın doğru olduğuna inanıyorlardı. Evet, eski yöneticiler biraz acı çekecekler ve muhtemelen de tasfiye olup gideceklerdi. Ama ilerleme böyle mümkün oluyordu, ne yazık ki!

Kariyerinin taşıyıcı ayağı yönetim, organizasyon ve benzeri alanlarda olanlar ile fiilen yöneticilik yapmış/yapmakta olanlar ise, işlerinin mekanize edilmesine itiraz ediyorlardı. Giderek de daha zengin bir lisanla, daha yoğun olarak literatüre katkı yapıyorlardı.

Tez çalışmama, birinci grupta yer alanlardan biri olarak başladım ve ikinci gruptakilere kendisini daha yakın hisseden biri olarak çıktım. Esas mesele şu ki, kendimi, boğazıma kadar ideolojik bir çelişkiye batmış olarak buldum. İdeolojik çelişkilerden kaçınmak için sığındığım alanda, kendimce biricik ideolojik çelişki olarak tanımladığım şeye tosladım. Ya merkezi bilgiişlemin yanındasınızdır veya dağıtılmış olanın… Sosyalist, dindar, milliyetçi filan olmanız mana taşımıyor, o kendinize seçtiğiniz ve ideolojik olduğunu düşündüğünüz kavramlaştırmanın pratikteki tezahürünü nasıl görüyorsunuz? Bilgiişlem, yani karar verme süreci merkezi mi olacak, dağıtılmış mı?

Bilgiişlemin işletmelerde teknoloji değiştirdiği süreçte yaşananlar şunu gösterdi ki, bilgiyi işleyenin karar verici olmasına mani olamazsınız. Bilgi güçtür. Dolayısıyla gücün dağıtılıp dağıtılmayacağı, dağıtılacaksa hangi esaslara göre dağıtılacağı bilgiişlemin dağıtılıp dağıtılmayacağına bağlıdır ve o da işletmenin akıbetini belirleyen en önemli husustur.

Toplumlar için de tastamam aynı şeyi söyleyebiliriz.

Bilgiişlemi dağıtabilen işletmeler daha başarılı oldular. Bilgiişlemi daha da dağıtabilmek için Japonlar Toplam Kalite Yönetimi başlığı altında yeni yönetim teknolojileri geliştirdiler. Toplam Kalite Yönetiminden rızkını çıkarmış olanlar size kavram hakkında bambaşka hikâyeler anlatabilirler ama felsefenin özü, işletmenin alt düzey çalışanlarını dahi karar verme süreçlerine dâhil edebilmek, dâhil edilemedikleri durumda bile dâhillermiş intibaını kendilerine vermek idi. Türkiye gibi ülkelerde işin ruhu gümrüklerden geçmediğinden bir dizi protokollere indirgenen son şey Toplam Kalite Yönetimi de olmadı, onun aşınması üzerine geliştirilen ama tastamam aynı amaçla, bilgiişlemin —ve dolayısıyla karar vermenin— dağıtıklaşmasını sağlamak amacıyla geliştirilen Stratejik Planlar da aynı akıbete uğradı.

Diyelim dindarsınız. Toplum düzeni hakkında dinin referans olarak alınması gerektiğine inanıyorsunuz. Mesele şu: Kitabın ayetlerini yorumlama işi bir grup elitin tekelinde mi olacak, yoksa her inanan kendisini yorumlamakta özgür mü hissedecek? Toplumun akıbetini esas belirleyen şey kitabın muhtevası, dinin toplumsal düzendeki rolü filan olmaktan ziyade, bu son soruya verilen cevapta saklıdır.

Benzer şeyi milliyetçilik için de söyleyebiliriz. Millet denen şeyin vasıfları hakkında son sözü kendisini milliyetçiliğin liderliğine atamış birileri mi söyleyecek yoksa milletin fertleri, kendilerinden ve çevrelerinden yola çıkarak efsaneleri ve ritüelleri yeniden yorumlama hakkına sahip olacaklar mı?

Benzer şeyi sosyalizm için söylemenin yolunu ise bulamadım bunca yılda… Bilgiişlem ve dolayısıyla karar verme imkânının dağıtılmış olduğu bir sosyalizmi tasavvur edemiyorum. Yani Lenin’in kişiliğinden ve/veya Stalin’in Trotsky’yi hile ve desise ile saf dışı bırakmasından kaynaklı değil Sovyet tecrübesinin serencamı. Sosyalist iseniz, siz bile özgür olamazsınız, bilimin —bilim dediğiniz şeyin— buyruklarına tabi olmanız icap eder. Doğru bir karar vardır ve yanlışı tercih etme özgürlüğünüz yoktur. Olmamalı. Zaten de bu varsayımların gerçeklik ile çelişkisinin gerilimi yüzünden, “kapitalist ahlak tarafından baştan çıkarılmış neslin zaruri tasfiyesi sonrasında zuhur edecek sosyalist ahlakla ahlaklanmış nesil” türünden formülasyonlar gerekti diye düşünüyorum. Yani, “herkesin özgürce karar vereceği bir dönem gelecek merak etmeyin, ama herkes özgürce zaten aynı/doğru kararı verecek.”

Eh, Erbakan’ın akla gelmemesi imkânsız. Veya ikna odalarının… (Gördüğünüz gibi, Stalin, Erbakan, ulusalcı İstanbul Üniversitesi yönetimi, aralarında muazzam ideolojik uçurumlar varmış gibi görünen özneler, tastamam aynı noktada buluşabiliyorlar, mevzu iktidarın merkezileşmesi olunca.)

Sosyalizmi daha soft bir biçimde, “sosyalizm adam olmaktır” tarzında ele alınca da problem çözülmüyor. Herkesin iyiliğini istediğinizde de kendi kararlarını insanların vermelerine mani olmanız gerekir. Aksi halde yanlış kararları verenlerin yaptıkları hataların bedelini ödemeyecekleri bir sistem kurmak gerekir ki, o durumda da kendi kararını verme dediğimiz şeyin manası ortadan kalkar.

Sosyalizmi diğer programlardan farklılaştıran yanının bilimsellik iddiası, daha genelde Aydınlanmacı karakteri olduğunu düşünüyorum. Diğer programlar, bir biçimde, fertlerin yanlış kararları vermesini de absorbe edebiliyorlar/edebilirler. Ama doğru karar bilinebiliyorken, yanlış karara neden katlanalım? Doğru kararları verip insanlığı uçurmak varken, üstelik fertlerin birinin bile yanlış bir kararı büsbütün sistemi tehdit altına sürükleyebilecekken, yanlış karara neden göz yumalım?

Bu tür soruları sorabilen bir zihnin, çoğu gömülü/saklı bir yığın varsayımı var. Mesela doğru karar diye bir kararın olduğu, onun insandan bağımsız olarak —dışarıdan— belirlenebileceği, meselenin doğru kararı verecek şekilde olgunlaşmak olmayıp doğru kararı vermenin kendisi olduğu, toplumun bir tek yanlış karar yüzünden bile acı çekebilecek olduğu ve saire gibi bir yığın varsayımı bir kalemde sayabilirim.

Bu varsayımların tamamı safsata…

Ama meselem o değil. Meselem, şu bilim denen, bilimsellik denen şey. Ona da yarın bakalım.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin