Ahmet Altan geçenlerde CHP’liler üzerine bir yazı yazdı. Bir paragraflık uzun bir cümleyle tanımladı CHP’lileri. Altan’ın tanımına da, “çoğunluğu iyi eğitim görmüş milyonlarca insanın enerjisinin neden tıkanıp kaldığı sorusunun cevabını bulmadan Türkiye’nin kolay kolay huzur bulmayacağı” tespitine de katılıyorum. CHP’lilerin kendilerini yenen rakiplerinin nasıl galip geldiklerini anlamakla işe başlamaları gerektiği tespitine de itiraz etmeyeyim. Ama
Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının sitesinde, “laboratuvar sonucu taklit ve tağşiş yapıldığı kesinleşen gıda üreten firmaların” teşhirine başlanmış. İfadenin bozukluğuna takılmayın, Bakanlık sağlıklı gıda tüketmemiz için canla başla çalışıyor işte. Ne güzel. Daha güzeli var: 27 Mart’ta iki, 11 Nisan’da üç ve 13 Nisan’da ise altı firmadan ibaret bir liste var elimizde. 13 Nisan’dan bu
Geçen hafta Cenevre’de Belediye Başkanları Forumu vardı. Forumun ilk oturumunda Afganistan’ın Kabil, Meksika’nın Colima ve İsviçre’nin Cenevre şehirlerinin belediye başkanları yan yana oturup, şiddet ve çeşitlilik hakkındaki tecrübelerini katılanlarla paylaştılar. Nüfusunun sadece yarısı İsviçreli, kalanları 192 farklı uyruğa mensup olan Cenevre’nin belediye başkanının derdi grafitti idi. Colima’nın başkanının derdi ise biraz (!) farklıydı. Şehri, ABD’ye
James Cameron National Geographic’e Titanic hakkında konuşurken, “Yirminci yüzyılın ilk 10 yılında öyle bir bolluk hissi hâkimdi ki…” demiş, “Asansörler! Otomobiller! Uçaklar! Telsiz radyolar! Her şey harikulade görünüyordu. Sonsuz bir tırmanışa geçilmiş gibiydi. Sonra her şey bir anda çöküverdi.” Bir anda mı? Titanic bile bir anda batmadı. Batması 2,5 saatten uzun sürdü. 20. yüzyılın başlarındaki
Kahire’de gençler, Meydan Sanatı adını verdikleri sokak festivalinde, her ay, marifetlerini ve muhalefetlerini sergiliyorlar. Mesela bir sokak tiyatrosu grubu, doğum günü partisine gitmek isteyen bir kızın başına gelenleri anlattı geçtiğimiz aylardan birinde. Baba kızının partiye gitmesine razı değil ama anne göz yumuyor. Kızın ağabeyi meseleyi öğrenip babaya ispiyonluyor. Tahmin edebileceğiniz gibi, kıyamet kopuyor, kız bir
Mimarlar Odası, ölümünün 424. yılında Koca Sinan’ı saygıyla anıyormuş. Sinan’ın mirası hakkında övgü dolu ifadeler var basın bildirilerinde. Mesela “Yarattığı eserleri çevresiyle, doğayla ve insanla barışık bir yapılaşmanın görkemli anıtsal örnekleri olarak mimarlığın evrensel değerleriyle buluşmuştur.” diyorlar. İfadelerdeki hamaseti bir kenara not edin, az ileride lazım olacak. Sonra “Günümüzde dahi bu yapıtlar, bulundukları kentleri biçimlendirmekte,
Ben dört dörtlük bir adamım. Durun canım, sadece 4 Nisan doğumlu olduğumu söylemeye çalışıyorum. Üstelik benim doğum günüm Öcalan’ınki gibi çakma değil. Öcalan dört dörtlük adam intibaı uyandırabilmek için, anladığım kadarıyla, doğum gününü kaydırmış ama benimki sahici. 4 Nisan doğumlu olduğumdan, 4 rakamını çok severim. 4 rakamı özeldir. Bir asal sayının karesi olan en küçük
Fernandes topu köşe noktasına diktiğinde, birçok Beşiktaşlı futbolcuyla birlikte, Egemen ve Sivok da rakip ceza sahasına yöneliyorlar. En az altmış, yetmiş metre koşarak. Gol olursa, galip ihtimal şöyle oluyor: Top ön direğe ortalanıyor. Oradan sekiyor, Sivok’un önüne düşüyor. Sivok vuruyor. Golü Sivok atacaksa, diğerleri koşmasalar ya… Maç içinde çok ihtiyaç duyacakları onca enerjiyi tasarruf etseler
Cumhuriyetin ideali sahiden de muasır medeniyetin seviyesini aşmak idiyse eğer, erken dönem Cumhuriyetçileri de bu ideali paylaşıyor idiyseler, hedefe tuhaf bir güzergâhtan ulaşmayı tercih etmiş olmalılar. Çünkü iki konuda çok kıskanç idiler: Diploma ve şehir. Okullaşmadan ve şehirleşmeden muasır medeniyetle rekabet etmeye niyetliydiler gibi görünüyor. Herhalde muasırlaşmaya varan, kimsenin bilmediği bir kestirme biliyorlardı. Şu efsanevi
Halil Berktay, koyu bir 19. ve 20. yüzyıl vatandaşı olduğunu en fazla bu sene fark etmiş. Şöyle devam etmiş: “Şimdiden geride kalan, gençlere yabancı bir dünya! Bazen bir keder çöküyor içime, öleceğimden değil, öldüğümde asrıma dair bütün bildiklerim kaybolup gidecek diye… Aklımı bir diş macunu tüpü gibi sonuna kadar sıkıp, içindeki her şeyi, kendi çocuklarım