Çok İşimiz Var

Almanlar ve İngilizler, yanlış anlamadıysam, virüsün nüfusun yüzde 60-70’ine bulaşacağını tahmin ediyorlar. Kendi hesabıma —dünyanın mevcut irtibatlılık seviyesini de hesaba katarsak— nüfusun yüzde 20 kadarının zaten enfekte olduğunu, her halükarda en az yüzde 40’ına er veya geç bulaşacağını tahmin ediyorum. Eğer enfekte olan her yüz kişiden biri ölürse, kabaca 30 milyondan fazla ölüm manasına geliyor bu. Muhtelif yollarla, ölüm oranlarının yüzde birin onda birine kadar düşürülebileceği gibi iyimser bir tahminde bulunursak, üç milyonun biraz üstünde ölüm vakasıyla bu badireyi atlatabiliriz demektir.
Bu hesapta kullandığım değerleri kafamdan uydurmuyorum. İşin uzmanıymış gibi görünenlerin yaptıkları simülasyonlarda kullanılan değerlerden kendimce süzdüm —sadece biraz fazla basitleştirmiş olabilirim. Sağlık sistemlerinin yetersiz kalması yüzünden rutin destek hizmetlerinin aksayacağını, bunun da neticeleri olacağını tahmin ediyorum. Ancak sağlık sistemine erişememenin olumlu ve olumsuz bakiyeleri hakkında tahminde bulunamıyorum.
Ölen her bir kişi de, bundan sonra ölecek her bir kişi de —Çinli yetkilinin Türk televizyoncuya dediği gibi— bir istatistikten daha fazla. Bir can kaybediliyor. Kaybedilen her can, arkasında doldurulamaz bir boşluk bırakıyor. Bütün bunları teslim ediyorum ama… Bu meselede, kaybedilen ve kaybedilecek canların yol açacağı hasardan çok daha başka —mahiyet olarak başka— bir hasar var. O hasarı önemsiyorum.
Ölecek insan sayısı, benim tahmin etmediğim faktörlerin devreye girmesiyle, benim tahmin ettiğimin çok altında kalabilir. Diyelim —ve ümit edelim— ki mevsimsel bir gribin yol açtığı kayıplardan biraz fazlasıyla, mesela 700-800 bin insan kaybedilerek bu badire atlatıldı. Yukarıda sözünü ettiğim hasar yine söz konusu olacak.
Çünkü…
Mevsimsel bir gribin yol açtığından çok farklı bir sosyal iklime girdik. Bu sosyal iklimin içinde yaşıyoruz ve görünen o ki bir süre daha yaşayacağız. Dünyanın hemen her hanesindeki hemen her insan teki, mevsimsel bir grip şartlarında maruz kalmadığı şartlara maruz kaldı/kalıyor. Hiç düşünmek zorunda kalmadığı şeyleri düşünmek zorunda kalıyor. Bu süreç sadece birkaç hafta bile sürse, süreçten çıkan insanların tamamı, sürece giren hallerinden çok farklı insanlar olacaklar. Çok farklı…
Yine en sonda diyeceğimi en başta diyeyim. Ortaya çıkacağını işaret ettiğim —yani insanların zihninde keskinleşecek olan “bu bize neden oldu” ve “bir daha olmaması için ne lazım” sorularının, belki daha da mühimi “bize ne oldu” sorusunun yol açacağı— hasarı, insana, insanın tabiatına ve sair faktörlere fatura etmek yerine, devletlere, kurumlara yönlendirmek mümkün. Mümkün olmanın ötesinde, bence elzem.
Yani?
Bir fırsatçılık teklif ediyorum. Başımıza gelen musibetin yol açtığı/açacağı hayal kırıklığının, öfkenin, bilumum olumsuz duyguların otoritenin mülkiyetine, ümidin ve benzeri olumlu duyguların insanın mülkiyetine geçirilmesi için bir fırsat doğdu. Bu fırsatın değerlendirilmesi gerektiğini iddia ediyorum. Mülkiyetlerin bu biçimde paylaşılması için çok elverişli bir ortam var. Ta 2008 krizinden beri ağır ağır olgunlaşmış bir ortam. Ta 1960’lardan bu yana —değişen sosyoekonomik şartların neticesi olarak—fay kırığında enerjinin birikmesiyle gerçekleşmiş bir ortam. Ta 1930’lardan bu yana, başta bilim olmak üzere bütün entelektüel alanlarda biriktirilmiş olanın bslediği bir ortam.
Bu fırsatı değerlendirmeliyiz.
***
Bir yanda, bu virüsle karşı karşıya gelince de, refleks halinde, “bu virüsü kim başımıza musallat etti” diye soranlar ve aşina komplo teorileriyle sahneye çıkanlar var. Bunlara, “virüs zinanın neticesi” diyenleri de ekliyorum. Söyledikleri her şeyde bir tür nedensellik olan, insan zihninin nedensel açıklamalara yatkınlığını istismar eden birileri…
Mesele şu ki, başka hususlarda benzer laflarla ortaya çıktıklarında gördükleri itibarı görmüyorlar. İnsanlar onların ağzına değil, daha ciddi bilimsel açıklamalar yapmaya çalışan, bütün âlemi bir defada açıklama, büyük resmi görme iddiasında olmayan insanlara daha çok kulak kabartıyor. Siz de şahitsiniz değil mi, öyle oluyor.
Yani?
Bana öyle görünüyor ki, babadan kalma mirasının hiç bitmeyeceğini zanneden ve kumar masasında hovardaca para saçan şımarık bir mirasyedi hali kalmadı kimsede. Öyleydik, öyleydiler. Çünkü manasız şeyleri manasız komplolarla açıklamanın, o açıklamalara iman etmenin reel bir neticesi yoktu. Herkes bol keseden üfürüyordu, nasılsa bir şey fark etmeyecekti. Şimdi, iş bir hayat memat meselesi haline gelince… Kimse öyle hovardaca harcamıyor entelektüel enerjisini.
***
Bir başka yanda, otoriteler var. “Bize yetki/güç verin, sizin için düzenli ve öngörülebilir bir dünya sağlayalım” diyen, sonra da “sahip olunabilecek en yüksek öngörülebilirlik seviyesi budur, buna da yetkiyi/gücü bize verdiğiniz için sahipsiniz” diye kendisini meşrulaştıran otoriteler… Fena halde çuvalladılar.
Mı?
Aslında çok da emin değilim çuvallayıp çuvallamadıklarına. Yani bizim zevzekler fena halde çuvalladı. Ota boka konuşan asrın liderimiz —her daim olduğu gibi, bir lidere en çok ihtiyaç duyulan her anda olduğu gibi— yine sütre gerisine çekildi. Ya olmayacak bir mermi nazik başına değerse diye, korkudan, yere yapıştı. Gariban Suriyelileri öldürmekle Türklüğün şanını dünyaya ispatlamak gibi derin fikirleri olan koltuk değneği de sahici bir tehditle karşılaştığında arazi oldu. Muhalefet liderlerimizden de bir ses seda çıkmadı. “Aman beni halının altına süpürmeyin, kullanabilirsiniz” demek için her fırsatı değerlendiren Süleyman bile yok ortada anladığım kadarıyla.
Her biri kendilerini Türkiye için çok değerli varlıklar olarak gören bu zevatın siyaset üretmeyi bilmediğini, memlekette siyaset üretilmediğini söyleyip duruyordum zaten, biliyorsunuz. Şimdi onları muadilleri ile mukayese ederek, ne demek istediğimi anlamak kolay. Merkel, Türkçe altyazılı bir videoyla bir şeyler söylüyor mesela. Söyledikleri doğrudur, yanlıştır, iyidir, kötüdür, bir fikrim yok. Risk alıyor. Bulunduğu mevkiin gerektirdiğini yapıyor. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı makamında oturan zatın asla yapmadığı, yapamayacağı bir şey. Trump orada zırvalıyor mesela. Ama eğer o riski almazsa, bizimki gibi sütre gerisine çekilirse, Kasım’da aday bile olamayacağını biliyor. Aradaki farkı ifade edebildiğimi zannediyorum, Türkiye’de siyaset, garantili bir meşgale. Ve her garantili meşgale gibi, esasında meşgale filan değil.
Ama bizim siyaset düzenimiz yüzünden, siyasetçi kadrosundan maaş alanlar zaten hep öyleydiler. Onların dışında, mesela Türk Tabipler Birliği, sendikalar, TÜBİTAK, Diyanet İşleri ve saire de fena halde çuvalladı. Özel sektör bile ancak ucuz fırsatçılıklar sergileyebiliyor.
Bütün bunlara rağmen, hatta Türkiye’deki otorite de, yapılması ancak mümkün olanı yapıyor olabilir. Yani çuvallamamış olabilirler. Ama mesele o değil. Ahali, yaşamakta olduğu çaresizliği birine fatura etme ihtiyacı hissediyor ve şimdilik bunu otoriteye çıkarmaya eğilimli olduğunun sayısız işareti var.
***
Buna mukabil, boşluğu dolduran, sıradan insanlar. Cansiperane bir biçimde insanlara sağlıklı ve güvenilir bir bilgi sağlamaya çalışanlar var. 7 Numara var mesela, sadece bir misal. Sayısız benzer dayanışma işlerini siz de yapıyorsunuz veya yapanları biliyorsunuz.
Toplum —yani sıradan insanların kendiliğinde örgütlenmesi— daha önce hiç olmadığı kadar güçlü. Yukarıda işaret ettiğim gibi, 1930’lardan bu yana biriken bilginin, 1960’lardan bu yana biriken maddi şartların ve 2008’den bu yana —çaresizliğe karşı— biriken tecrübenin neticesinde, bugün son derece imkânlı bir toplum var.
Evet, orada zırvalayan bir yığın komplocu, burada bir yığın fırsatçı var. Ama onların mevcudiyeti bir problem değil, bir imkân. Yığınların neyin yanlış olduğunu görmesini, kendileri mücessem bir misal olarak sağlıyorlar. Dolayısıyla onların mevcudiyetine kızmak değil, o mevcudiyetten faydalanmak gerekiyor.
Çok işimiz var yani.