Don’t Look Up

Budur yani…

Alper Görmüş, Don’t Look Up filminin en önemli vurgusunu keşfetmiş: “Evet, filmin en önemli vurgusu buydu bence: 21. Yüzyıl dünyasında -söz konusu olan kendi hayatları bile olsa- insanların dikkatini bir şeye çekmenin yolu, o şeyi bir yolunu bulup eğlenceli kılmaktan geçiyordu.”

Yeni yılın bu ilk yazısı bir hayli uzun bir yazı olacak. Bazı mevzuları kendimce kapatmak, hiç değilse dosyalayıp, tozlanacakları bir rafa terk etmek istiyorum.

Eğer Mars’ta yaşıyor olsaydık mesela, Görmüş’ün alıntıladığım paragrafını okuyunca şöyle düşünecektik: (a) Dünya diye bir yer varmış ve orada yaşayan insan diye bir tür varmış, dikkatini çekmek için mevzuu eğlenceli hale getirmeniz gerekecek bir hale gelmiş, (b) hâlbuki aynı tür, bir süre önce —mesela 21. Yüzyıl her ne zaman başladıysa ondan önce— öyle değilmiş.

Bu önermelere ulaşmak için yürüdüğümüz yola, Orwell ve Huxley’in yazdıkları distopyalar hakkında yapılmış mukayeselerden çıkmıştık. Eğer bu mukayeseler bir kıymet taşıyorsa, en azından Görmüş’ün ikinci önermesinin manasızlığını kabul etmemiz gerekir, çünkü demek ki insanın ancak eğlence ile güdülebilir olduğu tespiti, 21. Yüzyıla girmeden çok önce —en azından Huxley tarafından mesela— yapılmış.

Ama zaten birinci önerme de ziyadesiyle delile muhtaç. Etrafımıza baktığımızda, muhtelif Tik-Tok videolarından başka bir yerlerde öyle fazlasıyla eğlenen özneler görmüyoruz —en azından ben etrafımda öylelerini görmüyorum. O Tik-Tok videolarında eğlenenlerin insanların dikkatini çekmek filan gibi derdi olduğu aşikâr ama “söz konusu olan kendi hayatları bile olsa insanların dikkatini çekmek” dendiğinde hissedilen, “beni izleyin, tık kazandırın” motivasyonundan çok daha geniş bir çepere sahip. Yani mesela “pandemide hayatınızı kaybetmek istemiyorsanız maske takmalısınız” iddiasına sahipseniz, bu mesajınızı da eğlendirerek vermeniz gerektiği bir hale geldiğimiz ima ediliyor. Öyle bir hal yok. Gezi’de mesela eğlenen insanlar vardı ama dikkatimizi o eğlenceler çekmedi, üzerine biber gazı sıkılanlar çekti. ABD’de bir siyahî öldürüldüğünde “i can’t breath” diye sokakları işgal edenler eğlenerek talep etmediler dikkatimizi ve fakat dünyanın dört bir yanında dikkatleri üzerlerine çektiler. Liste böyle uzar gider.

Neyse, bir adım geri atıp manzaraya biraz daha uzaktan bakalım. İnsanlar eğlenmek ister. Eğlenmek de ister. İnsanın eğlenmeyi de istemesi, “Her insan, her durumda ve sadece eğlenmek ister” manasına gelmez. Bazı düşünürler (?), günümüze bakıp muhtelif eğilimler ararken Tik-Tok videolarının iliştiği gözleriyle, “insanlar eğlenmeye eskisine kıyasla daha çok ehemmiyet veriyor” neticesine ulaşabilirler. Bu derin kavrayışlarını yazıya dökebilirler. Bazı televizyoncular bu tespitlere inanıp her şeyi eğlenceli hale getirmeye kalkabilirler. Birileri de o programları izleyebilirler.

Bütün bu süreçte iş nasıl oluyor da dönüp dolaşıp o programları izleyenlere geliyor, bütün mesuliyet o programları izleyenlere yükleniyor anlamıyorum ama o bahse sonra geleceğim. Şimdilik tespitlerimizi sıralayalım: (a) Muhtelif gözlemlerine yaslanarak “insanlar eğlence arıyor” diye tespitler yapanlar var, belki de eğlence arıyor olmakta bir tatsızlık filan bile bulmuyorlar. Esas mühimi, gözlemleri hatalı olabilir. Kesinlikle yanlıdır (biased). (b) Bu gözlemlerden ve tespitlerden genellemeler üretenler var. (c) O genellemelere yaslanarak, mesela televizyonculuk işinin biçimini değiştirenler var. Sözünü ettiklerimizin hepsi, toplumsal elite mensup olan insanlar. Yani onların yapıp ettiklerine bakarak toplum hakkında karar veremeyiz. Ve (d) ama işte birileri de var, içlerine sinmeyen ne varsa hemen mahkemeyi kurup, olağan şüphelileri olan sıradan insanı sanık sandalyesine oturtuyor. O birileri fena halde çoklar, çok ve boş konuşuyorlar. Durmadan konuşuyor, durmadan insanı suçluyor, durmadan insanı mahkum ediyorlar.

İyi ama… Eğer o televizyoncuların programlarını insanlar yığınlar halinde izliyorlarsa? “Evet, insanlar eğlence arıyorlarmış, bak bu programlara hücum ettiler” diyemez miyiz?

Diyemeyiz.

Aynı haber filanca yerde eğlenceli, başka yerde ciddi bir biçimde sunuluyor olsun. İkisinin izleyici kitlesinin büyüklükleri arasında da—ilkinin lehine— çok fark olsun. Yine de diyemeyiz. Çünkü belki platform bağımlılığı vardır, mesela insanların televizyon alıcıları BBC’ye ayarlıdır, cihazı açtıklarında BBC çıkıyordur. Belki sunucu bağımlılığı vardır, filanca kadını beğeniyorlardır ve onu izlemeyi tercih ediyorlardır —kadın güzel olduğundan mesela. Belki eğlenceli sunan aynı zamanda kulis bilgisi paylaşıyordur. Belki data paylaşıyordur. Muhtemelen hepsi birdendir. En azından kiminde şundan, başkasında bundandır.

Filan.

Bunları test etmenin çok kestirme bir yolu var. Diyelim Ertuğrul Özkök gazeteyi eğlenceli hale getirmek gerektiğini düşündü. Getirdi. Hürriyet’in tirajı artmadı. Ama en yüksek tirajlı, en etkili gazete olmayı sürdürdü. Zafer Mutlu “oo, eğlence satıyor” dedi ve Sabah’ın profilini benzer bir biçimde değiştirdi. Sabah’ın tirajı da yükselmedi. Esas mühimi Türkiye’de gazete satışları yükselmedi. Bunun üzerine tencere, tava, sonra ansiklopedi —hatta nihayet biri tarafından uçak— verildi. Tirajlar hafifçe kıpırdadı. Eğer eğlence satıyor olsaydı, hikâye böyle seyretmezdi. (Gazete gibi gazete yapmayı bilmediklerinden böyle tuhaf işler işleyenler, yaptıkları şey satılmayınca yine ahaliyi suçladılar, “bizim millet okumaz azizim” diye. Yani kurtuluş yok, ne yapsanız/yapsak size/bize sövecekler.)

Yani…

Satıyor olanın eğlenceli olan olduğu gözleminden “eğlence satıyor” neticesine ulaşamazsınız. Eğlenceli olan her şeyin satışının artması gerekir, dediğiniz neticeye ulaşabilmeniz için. Elbette, hiç değilse başlangıç seviyesinde mantık biliyorsanız…

İnsanlar eğlenmek isterler. Ama aynı insanlar bambaşka bir bağlamda ciddiyet de isterler. Aynı insanlar bambaşka bir bağlamda, mesela kararlılık isterler ve eğer kararlılık eğlenceli bir biçimde teşhir edilirse onu, ciddiyetle teşhir edilirse onu tercih edecekleri farklı ortamlar vardır. Nokta.

Gelelim daha acıklı hallere…

Görmüş’ün yazısının başlığı “toplumsal alıklaşma üzerine bir film”. Yani toplum olarak alıklaşmışız. Don’t Look Up da onun hakkında —en azından en çok onun hakkında— imiş. Önceki gün “filmi böyle gören bir üçte bir var” derken “acaba abartıyor muyum” diye endişelendiydim. Görmüş içimin biraz rahatlamasını sağladı, sağ olsun.

Görmüş’e —veya Adam McKay’a— sormak isterim: Eğer dünyaya bir meteorun çarpacağı haberini bile eğlenceli bir biçimde sunmak gerektiğini vehmeden bir takım televizyon yıldızları varsa ve meseleyi böyle sunuyorlarsa… Toplumun günahı ne? Filmde apaçık görünüyor ki, televizyoncular verecekleri haberi çalışmamışlar, yani işlerini iyi yapmıyorlar. Toplumu uyarmak üzere ekrana çıkanlar televizyon işini bilmiyorlar. Devlet zaten sansür koymuş. Yahu toplumun suçu ne?

Toplumun suçu ne?

Bir adım daha atalım.

Başkan “seçimleri kazanmak için” krizin işe yarayacağını keşfediyor. Alıklaşmış toplumun en çok alıklaşmış olduğuna hükmedebileceğimiz kesimi Başkan’ı destekliyor. Sonra trilyonlarca dolar hayaliyle U dönüşü yapıyor Başkan. Aynı kesimler bu U dönüşünü de destekliyor. Neden? Alıklaşmışlar.

Hâlbuki şöyle yapmaları gerekirdi: Bilim insanlarının raporlarını okuyup “a evet, meteor bize çarpacak, şunlar olacak” dedikten sonra, meteoru yolundan saptırmanın ihtimali nedir hesaplamaları, aşırı zengin birinin “meteoru parçalayıp yeryüzüne indirme” planlarının gerçekleşme ihtimalini hesaplamaları, sonra da iki ihtimal arasındaki farktan yola çıkarak…

Bütün bunları yapsalardı, yukarıda da gördüğümüz gibi, yine yaranamayacaklardı. NASA’nın ilgili birimlerine gidip uzay aracını hazırlamaları, nükleer silahları yüklemeleri… Ve eğer meteoru imha edebilselerdi, aynı zevzekler sürüsü, ”ulan trilyonlarca dolarlık maden kaynağını imha etti salaklar” diye üste çıkacaklardı. Çare yok, kurtuluş yok. İşlerini yapmayı beceremeyen bir güruh, kendi kifayetsizlikleri yüzünden ortaya çıkan ne varsa, çamuru ahaliye atarak sıyırmaya karar vermiş durumda.

Sıradan bir insan bunların hiçbirini yapamaz. Sıradan olmayanlar da yapamaz zaten. Mesela benzer bir şey şimdi olsa ve Musk göktaşını parçalayıp okyanusa düşürme fikrini Başkan’a satsa, Gates veya Zückerberg bile yukarıdaki hesapları ve işleri yapamaz. Sıradan insandan böyle işleri bekleyenler —eğer çok kötü niyetli değllerse— zırcahil ve aşırı tembeller.

Biz filmde sadece bir tarafı görüyoruz. Eğer öteki taraf yoksa, sıradan insanları neyle suçluyorsunuz? Varsa ve sesi çıkmıyorsa, yine sıradan insanları neyle suçluyorsunuz? Sıradan insana bırakılan manevra alanı, “kimi tercih ediyorsun”dan ibaret. Başkan’ı tercih etmişse… Kendisinin sahip olmadığı malumata Başkan’ın sahip olduğunu varsayıyor sıradan insan —ve haklı da, çünkü evet, Başkan onun bilmediği bilgilere sahip. Başkan sıradan insana bir şey söylüyor ve karşısında aksini söyleyen bir genç kadın var. Sadece genç bir doktora öğrencisi. Burada tercih yaparken Başkan’ı tercih etmenin neresi alıklık? Burada bir alıklık görmek nasıl bir alıklık?

İmdi…

Trump’a —veya Erdoğan’a— oy vermiş, bugün hâlâ kararlı bir biçimde onların neferi gibi davranan insanlara herhangi bir yakınlığım yok. Clinton’a —veya Biden’a, veya Kılıçdaroğlu’na— oy verenlere daha yakın sayılırım birçok sebeple. Ama o ikinci gruptakilerin kahir ekseriyetinin birinci gruptakileri aşağılamasına itirazım var. Ortada bir çaresizlik var ve iki tarafın da çaresizlikleri aynı.

Hikâyenin kısa tarihini özetlemekte fayda var.

Dünyaya bir meteor çarpacak olursa veya başımıza bir pandemi gelecek olursa ne yapılacağını bilebilecek olanlara ihtiyacımız vardı. Atlarımızı nallamayı bilenlerimiz, buğdayı ekip biçecek, o buğdayı öğütecek, ekmek yapacak olanlarımız vardı da, daha büyük ölçekli işler için bir organizasyon gerekiyordu. Demokratik devletin mevcudiyetini meşrulaştıran varsayım buydu. Ama o demokratik devlet, ta başından itibaren, yapması kendisinden beklenen işleri pek başarıyla yapamadı, yapması hiç üzerine vazife olmayan işler —mesela savaşlar, soykırımlar filan— icat etti. Vurgulayayım, ta başından itibaren.

Mesele şu ki, o demokratik devlete kıyasla, toplumun kahir ekseriyeti tastamam aynı durumdaydık. Çoğumuz köylerde yaşıyorduk, pek azımızın tahsili vardı, iktisadi gücümüz son derece sınırlıydı ve saire… Şehirde yaşayan, okumuş ve nispeten varlıklı birileri, o demokratik devletin işini doğru dürüst yapması ve üzerine vazife olmayan işlere kalkışmaması için bir tür denetleyici rolüne kendiliklerinden soyundular. Onlara aydın dedik —veya onlar kendilerine aydın dediler. Romanlar yazdılar, müzik yaptılar, gazete çıkardılar, bildikleri yollarla toplumun avukatlığına soyundular.

Bir de varlıklılar vardı. Çok varlıklı olanlar. Onlar bir yandan birbirlerine rakip, bir yandan da devletin ortağı idiler. Demokratik devlet esasen onların devleti idi ve esas işi o varlıklıların kendi aralarındaki rekabetin kurallarını koymak ve oyunun kurallara uygun olarak oynandığını kontrol etmekti. Genellikle o işi başarıyla yerine getirdi, zaman zaman işler çığırından çıktığında, bir bölümünün diğerinin hesabını görmesine aracılık etti, filan.

Bu sürecin yan ürünlerinden biri, aramızdan daha çok kişinin daha diplomalı, daha varlıklı, daha şehirli olmasını sağlamak oldu. Yani dedelerimizden daha güçlü olduk. Daha güçlü oldukça devletleri sınırlama imkânlarımız arttı.

Ve…

Devletler aydınlarımızın bir bölümünü devşirerek terazinin değişen dengesini restore etmek için çaba harcadılar. Bazı gazetecileri satın aldılar —kâh şahsi imtiyaz sağlayarak, kâh patronlarına maddi imtiyaz sağlayarak, kâh doğrudan para ödeyerek. Yani aydın kategorisinde yer alanların esas koordinatları toplumun yanında, devletin ve büyük sermayenin karşısında olmak idi ama zamanla aydın kategorisinde yer aldığı halde koordinat değiştirenler oldu ve terazinin eski dengesizliğini ihya etmekte işe yaradılar. (Anlattığım tarih genel olarak demokratik devletler için geçerli. Yoksa Türkiye cumhuriyeti daha kuruluşunda kendi aydınlarını imal etmiş ve toplumun karşısına bir burç gibi dizmişti.)

Bugün iflas etmiş olan sistem, yukarıda özetlediğim devlet/aydın/toplum sistemi. Don’t Look Up filminde karikatürize edilmiş olan, tam da, Devletin (yani Başkan’ın), aydınların (yani mesela Brie Evantee’nin) ve aşırı zenginlerin (yani Isherwell’in) ortaklıkları karşısında nasıl çaresiz olduğumuz. Hepimizin çaresiz olduğu. Evet, bence Adam McKay de Görmüş’ün yaptığı çıkarımları besleyecek bir biçimde vurmuş fırçasını tuvale ama aşikâr görünüyor ki, hepimiz çaresiziz.

Bir defa daha: Zaten ta başından beri, malum şer ortaklığı karşısında çaresizdik. Ama (a) aydınlarımız vardı ve (b) çaresizliğe katlanmamızı gerektirecek kadar güçsüzdük. Bugün (yani son 40-50 yılda) değişen iki husus ise (a) aydınlarımızı da satın aldılar ve (b) biz eskisine kıyasla daha güçlüyüz, daha iyisini talep edebilecek kadar güçlüyüz.

Şimdi, bizim aramızdan nispeten güçlü olanları, daha zayıf olanlara karşı kışkırtarak, aynı oyunu biraz daha sürdürmeye çalışıyorlar. Aydınları satın alırken iyi kötü bir şeyler ödemişlerdi. Bugünkü satın alma operasyonunda sadece “ama sen onlardan değilsin ki, çok daha muteber bir varlıksın” gibi düşük bir ücretle iş görüyorlar. Ceplerinden tek kuruş çıkmıyor. “San’at (a’lar ince okunacak) seversin, evrime inanıyorsun, gusto sahibisin, hayvan seversin, ayakkabılarını kapının dışarıda çıkarmıyorsun, evini flüoresanla aydınlatmıyorsun, ayakta işiyor, başını açıyorsun, ay sen ne kadar müthişsin… “ Bonusu şu: “Vallahi herkes senin gibi olsa dünya cennet olacak. Ama değil ne yazık ki, başımıza gelen ne varsa, hep şu çomarlar, bidon kafalılar, göbeğini kaşıyanlar yüzünden.”

Hikâyenin kilitlendiği hususu atlamayalım.

Dünyaya göktaşı çarpacak olsa, Trump’a oy verenler ile Trump’a oy verenlerden nefret edenler aynı derecede çaresizler. “Hepimiz birlikte yok olacağız, göktaşı ayırt etmeyecek” naifliğinden söz etmiyorum —gerçekte öyle olacak ama o bahsi diğer. Sözünü ettiğim husus şu: İktidarda Trump da olsa, Biden de olsa, Isherwell Başkan’ı satın alacak ve meteoru parçalayarak okyanusa düşürme projesini hayata geçirecek. İktidarda Trump değil de Biden varsa, ötekiler feryat edecek, komplo teorileri yazacak, siz “don’t look up” diye bağıracak, “şu bilimden habersiz komplocuların cehaletine bak” diye onlarla eğleneceksiniz.

Öyle oluyor. Öyle yapıldı.

İktidarda kimin olduğunun ehemmiyeti yok. Ehemmiyeti olan biricik husus, iktidarda olanları kimin denetleyebildiği. Veya… Daha doğrusu… İktidarda olanların denetlenip denetlenemediği…

İmdi…

İnsanlık bir meteor tarafından yok olabilir. Meteor tarafından yok edilmeden önce o yok olmaya mani olabilecek imkânları olmayabilir. Olabilir de… Olduğu halde o imkânları doğru dürüst derleyip toparlayamadığı için yok olabilir. Aslında kurtulma şansı varken kurtulamayacak olursa, sıradan insanlar alık oldukları veya alıklaştıkları için olmayacak. Sıradan insanlardan aşırı bağımsızlaşmış siyasi/teknokratik/kültürel elitlerinin sıradan insanı devre dışı bırakabilmiş olması sayesinde gerçekleşecek o acı kader.

Hesap basit: Her insan, Başkan da, Isherwell de, Evantee de ve derin bilim insanı Randall da baştan çıkabilirler. Kimisi gücün, kimisi paranın, kimisi kadının ve kimisi de kendi nihilizminin peşinden sürüklenebilir. Her bir tek insan, isterse en mükemmel insan olsun, her gün sayısız hatalı karar verir. Hatanın ötesinde, savaş gibi kötü kararlar da verir. Bir toplum ise, eğer elitleri tarafından baştan çıkarılmazsa, kendi arasında müzakere ederek, başka bir toplumla savaşmaya karar vermez. Her toplumun içinde, her bir karar probleminde, hatalı ve/veya kötü karar verecek sayısız insan çıkar. Ama şurada saçmalayan biri, burada saçmalayan başka birini itidale davet eder. Ve saire…

Fertlerin muhtelif kifayetsizlikleri, fertlerin arasındaki en yeterli olana bile iplerin tek başına devredilmemesi gerektiğinin delilidir. Yoksa “ama şunları bile bilmiyorlar” filan diyerek geniş toplumsal kesimleri oyunun dışında bırakmak için müracaat edilemez fertlerin kifayetsizliklerine…

Ve nihayet…

Biz binlerce yıldır böyle riskler altında, merkezde toplanmış gücün yine merkezde toplanmış güç tarafından denetlendiği bir düzende yaşıyoruz. O gücü dağıttıkça daha zengin, daha iyi, daha güvenilir varlıklar olduk. Bu süreçte devletlerin gücü arttı, merkezdeki elitlerin gücü arttı, sıradan insanların önemli bir bölümünün gücü arttı ve daha pırıltılı hayatlar kurabildiler ve en sonunda, en alttakilerin gücü arttı. En alttakilerin “üstünde” olmakla, en üsttekilerden bir aferin almakla tatmin üretip, en üsttekilerin kuklası olmayı içine sindirebilenlere söyleyecek sözüm yok. Bu mevzuu uzunca bir süre için unutmaya terk etmeden önce, sadece şunu söyleyeyim: Kendisini bu kadar ucuza satanların başına gelmiş ve gelecek olanlar, bütünüyle kendi tercihlerinin neticesidir. Bilim, liyakat ve saire pozitif çağrışımlı kavramların arkasına sığınmalarının bir faydası yok. Olsa olsa, bilim, liyakat gibi kavramların da delik deşik olmasına sebep oluyorlar —nasıl AKP din kavramının delik deşik olmasına sebep oluyorsa.

Herkese mutlu yıllar.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin