İntizam Aşkı

Benim açımdan eşitlik, herkesin kendi kayığı olmasından ibaret. Tepesinin tası atan, kayığına binip… Artık neyi göze alabiliyor, neye gücü yetiyorsa…

O da nadiren olan bir şey. İnsanların çok büyük çoğunluğu, kayıklarına bir defa bile binmeden hayatlarını tamamladılar. Bundan sonra da öyle olacak. Küçük bir azınlık, çok küçük bir azınlık, kayıklarına binip, kıyı kıyı gidip, az ötede başka bir iskele bulup, oraya bağlandılar. Belki bu işi bir hayat boyunca birkaç defa yaptılar. Ama hepsi o kadar.

Her şeyi boş verip açık denizlere açılma cesareti gösterenler bile, sürprizli, eğlenceli ama son derece tehlikeli ve meşakkatli bir yolculuktan sonra, eğer fırtınalı denizde batıp kaybolmadılarsa, eğer bir kıyı buldularsa, oraya bağlandılar.

Böyle bakınca ve Aydınlanmacı akılla değerlendirince, kayıklar büsbütün lüzumsuz görünüyor. Ama değil. Kullanılıp kullanılmamaları değil onları kıymetli kılan. Mevcudiyetleri… İsterseniz gidebilir olduğunuzu bilmek ile isteseniz bile gidemeyeceğini bilmek arasında muazzam bir fark var. Hatta muhtemelen gitmek ile kalmak arasındaki farktan daha büyük bir fark.

***

Merkez sağda politika yapan, sonra bir ara AKP’ye demir atıp bakanlık filan da yapan bir zamanların parlak çocuklarından biri üsteleyince, “siyaset müflis” demiştim. Misal olarak da, memlekette her an üç milyon kadar ailenin biricik meselesinin üniversiteye giriş olduğunu ve fakat Türkiye’de siyasetin bu hayati meseleye dair bir tek lafı olmadığını, meseleyi teknisyenlere devrettiğini vermiştim.

Derhal, o anda, hemen teknisyenliğe soyundu. Derin akıllarıyla üniversiteye giriş meselesini çözmeye başladı. Bir on dakika kadar sonra, herkesi doğumunda fişlemeye karar vermiş, kendisinin yönettiği muhayyel Türkiye’de herkesin hayat çizgisini tayin etmeye girişmişti. Bitirince, kendi dehası karşısında gözleri kamaşmış, benden alkış bekliyor haldeydi. “Öyle olmaz, siyasetin işi bu problemi çözmek değil, toplumun içe sindirebileceği bir çözümün zuhur etmesine katalizörlük yapmak” filan diye anlatmaya çalıştığımda, “sen de bize hiç iş bırakmıyorsun” diye sitem etti.

Parlak oğlanın tutumu ekstrem bir tutum, kabul ediyorum. Ama kendiniz dâhil, tanıdığınız, bildiğiniz insanları bir aklınızdan geçirin. Eline kudret geçirmeye heves eden hemen herkesin az çok o parlak oğlan gibi olduğunu teslim edeceksiniz. Şurada aç bir çocuk, burada işsiz bir genç, orada şiddete maruz kalan bir kadın gördük mü, benzeri vakaların bir daha asla tekrarlanmaması için… Tasarımlar yapmaya başlıyoruz.

***

“Varacağı liman belli olmayana hiçbir rüzgâr yardım etmez” demişti Disraeli. Diğer bütün Aydınlanmacı aforizmalar gibi, dört dörtlük, sızdırmaz bir mantığı var. Neresinden itiraz edeceğinizi bilemiyorsunuz. Esasen bir tek defosu var, hayatın gerçekliğine aykırı. Hayata muhalif. Çünkü hepimiz, her an, varacağımız liman belli olmadan savruluyoruz. Şimdi bulunduğumuz liman, kısa süre önce bile aklımızda yoktu.

Daha fenası, bundan mesela beş yıl sonra hangi limanda olacağınızı bilseniz, hayatı yaşamayı sürdüremezsiniz. Yaşamaya bir gerekçe bulamazsınız. Yaşadığınıza bir mana yakıştıramazsınız. Varacağımız limanı bilmediğimiz için yaşayabiliyoruz.

Daha önce söz etmiştim, Oedipus tragedyasında varılacak liman bellidir, Oedipus babasını öldürecek, annesiyle evlenecektir. Tıpkı Black Mirror – Bandersnatch’da olduğu gibi, hangi yoldan giderseniz gidin, varacağınız yer bellidir. Çünkü yakınsak, kapanan bir dünyadır antik Yunan dünyası. Hâlbuki —muhtemelen Oedipus tragedyasına ilham kaynağı olan— Musa kıssasında öyle değil. Herkesin, bilhassa da Firavunun seçim hakkı vardır defalarca. Kendi yaptığı tercihlerin neticesinde Kızıldeniz’de boğulur. Her karar anında öteki tercihi yapsa, bambaşka bir kaderi olacaktır.

Musa kıssasına yaslanan gelenek, neticede, timşel diyerek tamamlar sözünü. Oedipus tragedyasından neşet eden kavramlaştırma ise… Görüyorsunuz ve yaşıyorsunuz işte.

***

Bize muntazam bir dünya lazım değil. Orasını burasını düzeltebileceğimiz bir dünya lazım. Orasını burasını düzeltirken eğlenebileceğimiz, kendimizi iyi hissedebileceğimiz, kendimizi iyi bir şey yapmış gibi hissedeceğimiz bir dünya… Hayat mücadeledir, zafer değil. Maçlar, neticesi bilinmediği için oynanır, neticeyi elde etmek için değil. Esasında maçlar oynanırken neticesi bilinmiyor demek de doğru değil, neticesi henüz yok —netice var da bilmiyor değiliz yani. İnşa ediliyor, imal ediliyor.

Hayat bir oyun (game). İntizam uğruna oyunu imkânsızlaştırmak, hayatı imkânsızlaştırmaktan başka bir şey değil. Ve biz, Platonik bir intizam uğruna hayatı kurban etmeyi göze alabilen muhtemelen son nesiliz. Şimdi sahnelenen, maruz kaldığımız, müşteki olduğumuz zırvalıklar, bizim yaptığımız tercihlerin biçimsiz neticelerinden başka şey değil. Erdoğanlar, Trumplar, temellerini bizim manasız intizam hevesimizle attığımız binanın üstüne katlar çıkıp duruyorlar. Bize muntazam dünyalar satıyorlar. Biricik fark, onların muntazam bulduğu ile bizim muntazam bulduğumuzun farklı olmasında.

Ölmekte olan ise, intizam hevesi. Karınca, öleceğine yakın kanatlanırmış, intizam hevesi de Erdoğanların, Trumpların elinde kanatlandı işte. Hepsi o.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et