Kadıköy, Sınıf, Kadın

Geçen hafta Gazete Duvar’da Grand Korçi imzasıyla bir yazı yayınlandı. Beyoğlu’ndan kovulanlara ilave olarak “İstanbul metropolünün yoz taşralarına sıkışmış kitleler” de, artık bir Akbil mesafesinde olan Kadıköy’e hücum edince… Kadıköy için kıyamet.

Hemen akabinde Barış Özkul Birikim’de, Korçi’nin yazısını hedef alan bir yazı yazdı.

İki yazıyı da “lazım olacaklar” diyerek bir kenara iliştirmiştim. Böyle yığınla yazıyı aynı kenara iliştiriyorum ama çoğuna sıra gelmiyor. Bu sabah kardeşim “hangisi haklı karar veremedim” deyince, “diyeceklerimi diyeyim” dedim.

Evvela…

Kadıköy’ü pek bilmem. Bana hiç sevimli bir yer olarak görünmedi. İstanbul’da geçirdiğim sürede Kadıköy’e düşen hissenin olabileceği kadar kısa olmasına hep çaba harcadım. Lakin son dönemde Kadıköy’de bir şeyler oluyor olduğunun farkındayım —başka hiçbir şey olmasa, kızımın Kadıköy’e gidiş frekansının sıklaşması dikkat çekmeye yeterdi. Beş, altı ay kadar önce Kadıköy’de siyaset yapmaya hevesli bir grup gençle tanıştığımda, Kadıköy hakkında daha çok şey de öğrendim.

Şimdi bu zemin üzerinde, mezkûr dertlere deva olmayacak laflarımı edeyim.

Birincisi, Korçi’nin yazısı Kadıköy hakkında. Özkul’un yazısı ise Kadıköy değil, Korçi —ve elbette Korçi üzerinden Korçi gibiler, onların zihin dünyaları— hakkında. En azından Korçi’nin yazısı hakkında. Dolayısıyla, buradan kız kardeşime, “teorik olarak ikisi de haklı olabilir” demiş olayım. Birisi Kadıköy hakkında haklı, diğeri de Korçigillerin zihin dünyası hakkında haklı.

İkisinin de haklı olabileceğini söylemeyi önemsiyorum, çünkü —genellikle— aynı düzlemde olmayan şeyleri birbirleri ile mukayese ediyoruz. Aynı düzlemde olmadıklarının —misalimizde yazıların birinin Kadıköy, diğerinin ise bir zihniyet hakkında olduklarının— farkına varmadan…

İkincisi, haklı olmanın hemen hemen hiçbir yerde, mesela işbu meselede çok da mühim olmadığına işaret edeyim. Korçi haklı olsa ne olacak? O feryat ettiği için “ah, Korçigiller haklı, Kadıköy tarumar oluyor, Kadıköy’e gitmeyelim” mi denecek? Korçi’nin böyle bir hayali olmadığını tahmin etmek müşkül değil. Olsa olsa, son yılların moda tabiriyle bir farkındalık yaratmayı hayal edebilir. Meseleyi mahalli seçimlere de getirip, seçilenlerin de çözüm üretemeyeceğini ima ettiğine göre… Hepsi o kadar, “bir farkındalık olsun, benim de tuzum bulunsun”.

Devam etmeden, Kadıköy’ün akıbeti hususunda biraz oyalanalım, çorbada bizim de tuzumuz bulunsun.

Korçi haklıysa, Kadıköy taşıyamayacağı kadar yüklenmişse… Ki… Dedim, Kadıköy’ü bilmem ama Kadıköy’e bir şeyler olduğunun farkındayım. Tam da Korçi’nin ima ettiği türden şeyler oluyor olabilir mi? Kuvvetle muhtemel. Şehirlerin hayatı böyle olur. Şehirlerde insanlar yaşar. Farklı farklı insanlar… Birbirlerini bulmak isteyen insanlar. Kendileri gibi olanları bulmak isteyen insanlar. Kendileri gibi olmayan, özendikleri insanları bulmak isteyen başkaları. Şehir o insanlardır.

Topografya, mimari, fiyatlar ve sair unsurlar, isteklere, heveslere bariyerler koyar, o görünmez bariyerlerle şehri parsellere ayırır. Dolayısıyla şehir, bir patchwork karakteri arz eder. Ancak o görünmez sınırlar sadece görünmez değil, aynı zamanda devingendir. Durmaksızın ve kısmen de sebepsiz yere değişirler. Sebepsiz yere? Yani yukarıda dediğim topografya, mimari, fiyatlar ve sair unsurların yanı sıra, insanlar sıkılır mesela. İnsan bu.

Böyle olur.

Olunca ne olur?

Bir yanda Kadıköylüler var. Uzun yıllardır Kadıköy’de yaşamış, hâlâ Kadıköy’de yaşayan, Kadıköy’ü kendilerine göre biçimlendirmiş —evini düzenler gibi düzenlemiş—, alışkanlıkları olan ve o alışkanlıkların sürmesini isteyen insanlar. Kendilerini Kadıköy’ün sahibi olarak göregelmiş, ev sahibi olarak göregelmiş insanlar. Öte yanda Kadıköy’e başka türlü olmayı dayatan misafirler var. Davetsiz misafirler. Onlar da ikiye ayrılıyor. Bir bölümü, ilk gelenler, sonradan gelenleri istemiyorlar. Hâlbuki o sonradan gelenler, Kadıköy misalinde de görüldüğü gibi, genellikle, esasen ev veya ev sahibi için değil, o davetsiz misafirler için, onlar orada olduğu için geliyorlar. Tam bir “misafir misafiri istemez, ev sahibi ikisini de istemez” hali yani…

Demek ki mesele, şehrin sakinlerinin evi olup olmadığı meselesine gelip düğümleniyor. Öyle midir? Kadıköy Kadıköylülerin midir? Eh, kısmen öyle ve kısmen öyle olmalı. Öyle olmalı, çünkü aksi halde şehrin karakteri olmaz. Hâlbuki şehirlerin her birinin ayrı bir karakteri olması, hepimiz için iyi bir şey. Ama ilaveten, şehir denen şeyin kategorik olarak bir karakteri var, şehirde herkesin kendisine bir yer bulabilmesi mümkün olduğu için şehir denen şey mümkün. Farklı olanların birbirlerine temas edebilmesini sağladığı için…

Yani?

Her kompleks sistemde her vakit cari olan bir halden söz ediyoruz: Elastik bir plastisite. Değişebilir kalıcılık. Kadıköy’de olan şey, hep olup duranın biraz yüksek tempolu gerçekleşmesi. İyidir. Kadıköy için iyi midir, bilemem —Kadıköy için iyi olup olmaması, Kadıköy adına karar verenlerin performansına bağlı. Ama çok da kafayı takmak gerekmez. Korçi takar, takabilir —anlaşılan o ki kendisi Kadıköylü. Ama bizim kafamızı takmamızı gerektirecek bir hal yok.

Bir defa daha düzlem farklılıklarına geldik. Kadıköy, İstanbul, Türkiye, farklı düzlemler. Kadıköy ölçeğinde alışılmamış olan, kafa takmayı gerektiren bir şey, İstanbul ölçeğinde hep olup duran şeylerden biri daha oluyor misalimizde —mesela bir benzeri, kısa süre önce Tophane’de başlamıştı ve sürüyor bir yandan. Dolayısıyla öyle kafayı takmayı gerektirecek bir şey yok.

Gelelim Özkul’un dediklerine. Bilhassa da yazının ruhunu özetleyen son paragrafa. Yani “Kadıköy aynı zamanda komünist ya da sosyalist sıfatını sahiplenen irili ufaklı toplulukların cirit attığı bir semt ve Kadıköy’e Anadolu yakasının kenar mahallelerinden akan alt-orta sınıf gençler sergiledikleri grotesk tavırlar nedeniyle tam da kendine solcu diyen birileri tarafından dışlanıyorlar” ifadelerine…

Eğer derdimiz hiç hak etmediği halde komünist ve sosyalist sıfatını sahiplenmek isteyenlere sataşmaksa bir derdim yok. Bence memlekette işbu sıfatları sahiplenip kimseyle paylaşmaya yanaşmayanların hemen hiçbiri bu sıfatları hak etmiyorlar. Mesela zannımca Özkul da bu sıfatları sahiplenmek isteyenlerden ve fakat… Zannımca hiç de hak etmiyor. Memleketimde kendilerine solcu diyenlerin arasında, eğer varlarsa, solcu denmesini hak edecek pek az kişi var. Kadıköylülerin arasında herhalde o kadarı da yok.

İyi ama…

Korçi’nin yazısında, benim gördüğüm kadarıyla, münhasıran alt-orta sınıf gençlere yüklenilmiyor. Korçi belki de münhasıran onlardan rahatsız olabilir ama öyle olduğu anlaşılmasın diye özel bir çaba harcamış gibi görünüyor. “İstanbul metropolünün yoz taşralarında sıkışıp kalmış kitleler”in hemen peşinden, “kahvaltıperverler, içelim güzelleşimciler, ortam akışkanları, gezelim görelimciler” de sıralanmış. Bu sıfatlar herhalde bir Akbil basarak Kadıköy’e ulaşabilen kesimlere yakıştırılabilecek sıfatlar değil.

Uzadı ve daha da uzayacak, kestirmeden gitmeye çalışayım: Kadıköy’de bir şeyler oluyor. “Balıkpazarı örneğini görmüş ehlikeyf Kadıköylüler” rahatsız. İşbu rahatsızlığı Marksist sınıfsal ezberle/şablonla açıklamaya çalışınca… Olmuyor. Dışarıda bir şeyler kalıyor. Çok şey kalıyor. Bence meselenin esası dışarıda kalıyor. Bir defa, daha önce defalarca söylemeye çalıştım, ortada Marks’ın tarif ettiği sınıflar, özellikle de işçi sınıfı yok. Kalmadı. Bitti. Olsa, dükkân sizin. Ama esas mesele işçi sınıfı diye bir öznenin kalmamış olması, Kadıköy’ü tehdit eden şeyin sınıfsal bir karakteri olmaması da değil. Esas mesele, lise revirindeki görevli gibi, kendisine müracaat eden herkese bir Aspirin verme kolaycılığı. Böyle yapınca, Kadıköy özelindeki problemi anlamak için çaba harcama ihtiyacı ortadan kalkıyor. Eh, o vakit de anlama işi, tesadüfe kalıyor. Tesadüfler de, görünen o ki, bize pek yardımcı olmuyor.

Kadıköy’e bir kesim hücum etti. Öyle veya böyle bu toplumun bir bileşeni olan bir kesim. Dediğiniz gibi olsun, kapitalizmin yarattığı orta sınıfa mensup bir kesim diyelim. Burjuva çocukları yani… Öyle matah bir gelir seviyesine filan sahip olmayan ama bir yaşama kültürüne sahip olan bir kesim. Onlar Kadıköy’e hücum edince, daha önce Kadıköy’e gitmeyi hayal etmeyen bir başka kesim de Kadıköy’e hücum etti. Başka bir yaşama kültürü içinde büyümüş —veya büyümekte— olan bir kesim. Öyle proleter filan değiller. Orta sınıftan daha düşük gelir seviyesine sahip de değiller. Kadıköy’e ilk gelenlerin arasında olmak için Kadıköy’e geliyorlar —onlara özeniyorlar.

Kendi yetersiz gözlemlerimi de doğrulayan Korçi’nin yazısında işaret ettiği gibi, o ilk gelenler, kendilerine özenilenler, en hafif tabiriyle zevksizler. Özenilen yaşama kültürleri matah bir şey değil. Kadıköy’ün muhtemelen daha özenilecek yaşama kültürüne özenmiş değiller, o kültürün farkında oldukları şüpheli, farkında olsalar saygı duymadıkları belli.

Yani?

Tamamı orta sınıf sayılabilecek üç ayrı kesim var: Kadıköylüler, ilk gelenler, sonradan gelenler. Üçünün yaşama kültürleri birbirinden farklı. Çatışma da sınıflar arasındaki değil, yaşama kültürleri arasındaki gerilimlerden kaynaklanıyor. Buradan bir öğrenme çıksa, Kadıköy’e hücum edenler Kadıköylülerden bir şeyler öğrense, kafa çekecekleri mekânların daha estetik, kültürel dokuya daha saygılı olması filan gibi hassasiyetleri olsa… Başka şeyler konuşacağız. Yani biz başka şeyler konuşacağız da, Özkulgiller yine sınıftı, sosyalizmdi, komünizmdi… Ezberlerini tekrarlayacaklar.

“Ah, her yer Kadıköy olsa” filan dediğim zannedilmesin —zannedilebilir, buraya kadar dediklerimden öyle bir netice çıkarılması çok da şaşırtıcı olmaz, dolayısıyla tedbir alayım. Kadıköy’ü —en başta da söylediğim gibi— sevmem. Bana göre değil —olmasın, olması gerekmiyor. Ama Kadıköy, İstanbul için bir kıymetti. Birileri tarafından, kendileri için düzenledikleri, ihtimam gösterilmiş bir şeydi. “Sınıf, mınıf” cetvelleriyle toplumun üzerinden kadastro geçirilirken ölçülemeyen bir dizi farklılığı, özelliği vardı. Varmış yani, öyle anlaşılıyor.

Ve… Son olarak…

Kadıköy’ün ilk misafirlerinin yaşama kültürlerinin matah bir şey olmadığını, o ilk misafirlerin öğrenme konusunda pek de becerikli olmadıklarını anlıyorum. Şaşırtıcı değil, ülkenin hemen her yerindeki hal bu. Mesele şu ki, o matah olmayan kültür, geniş yığınlar için özenilecek kültür. Neden? Zannımı söyleyeyim: Sınıf, mınıf hikâyelerinin ıskaladığı, kadim bir mesele var işin kalbinde. Meselelerin en kadimi… Kadın. Kadının yeri.

Anladınız meseleyi, teferruatına lüzum yok.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et