Karanlık Odadaki Kara Kedi

Bloomberg’in iddiasına göre, yardımcıları Türkiye’ye yaptırımlar konusunda üç ayrı paket hazırlamışlar ve Trump da bunlardan birini seçecekmiş.
Türkiye’de hemen herkesin “ABD yaptırımları” ifadesini işitince muhtemel yaptırımların muhtevasına hassas olduğunu tahmin ediyorum ve bu da anlaşılmaz bir hal değil. Ancak Bloomberg’in iddiasında başka bir şey daha var ve söylemeye çalışageldiğim şeyleri söylemek için çok elverişli.
Diyelim önümüzdeki günlerde bir yaptırım paketi açıklanacak. Siz yaptırımı açıklayacak olan tarafta olsanız ne yaparsınız? Ne yapmanız icap ettiğini düşünürsünüz? Kanunları, ABD siyasetindeki müessir aktörleri, varsa bu yaptırımlara hassas olan iç kamuoyunu, ABD’nin dış politik hedeflerini, NATO hakkındaki tasavvurlarını, bölge hakkındaki tasavvurlarını, Türkiye ile ilişkiler hususunda kısa ve orta vadeli hesapları… Daha böyle bir yığın faktörü hesaba katıp, muhtemel kayıpları minimize, muhtemel kazançları maksimize edecek olan en uygun yaptırım setini belirlemek ve onu duyurmak gerekir. Sizce de öyle değil mi?
Fabrikada olsaydık, fabrikalarda yaşıyor olsaydık, siyaset değil de mühendislik yapıyor olsaydık, ülkelerden/toplumlardan değil de fabrikalardan söz ediyor olsaydık, evet, haklısınız. Öyle çok hesap yapıp altın oranları belirlemek ve onu da açıklamak icap ederdi.
Bir de tasavvur edin, Trump’ın heyeti gerçekten üç ayrı paket hazırlamış olsun. Yarın mesela bu üç paket hakkında kamuoyuna bir takım bilgiler sızsın. Ne olur, olaylar nasıl gelişir? Tahminimi söyleyeyim, ilgi aniden, üç paketin ayrıntısına yoğunlaşır. Gazeteciler yaptırımların ABD-Türkiye ilişkilerine, Türkiye ekonomisine ve dış politikasına muhtemel etkileri mevzuundan uzaklaşıp, kendilerine ipuçları sızdırılmış olan paketlerin diğer unsurlarına yoğunlaşırlar. Paketler hakkındaki bilgiler arttıkça da ilgi, paketler arasındaki farklara yönelir.
Diyelim ABD yönetimi A Paketi diye adlandıracağımız bir pakete karar vermiş olsun ama muhtelif açılardan ondan daha sert bir B Paketi ve bambaşka açılardan da daha yumuşak olan bir C Paketi de varmış gibi yapsın. İşi daha da renkli hale getirmek için mesela, ekonomiden aldığını Kuzey Irak’ta versin biri, öteki de tersini yapsın.
Sonrasını tahayyül edebilirsiniz. Konuyla alakalı herkes —ve elbette özellikle konuyla en alakalı olan Türkiye— “şu olsun, bu olsun, yok, şunun şusu ile bunun busu bir araya gelerek…” filan diye tartışmaya başlar. Ortalık toz duman olur. Her bir teferruata derin manalar yüklenir. Ve neticede Trump A Paketini açıklar mesela ve herkes bir sebeple rahatlar. Kimileri Trump’ın tercihinde kendi çabasının da müthiş bir rolü olduğu zannıyla, rahatlamaktan daha da kıymetli duygulara gark olur.
Filan.
Uzatmayacağım. Böyle bir gelişme olsa yaşanabilecek olanları, benim anlatabileceğimizden daha zengin ve daha renkli bir biçimde canlandırabilirsiniz zihninizde. Bütün o yaşanmışlıklardan sonra “ama bu bütünüyle bir tezgâhtı, Trump daha baştan kararını vermişti” deseniz, muhtemelen kendinizi bile, hatta Trump’ı bile inandıramayabilirsiniz.
***
Konfüçyüs’ün “karanlık bir odada siyah bir kediyi bulmak zordur —hele kedi yoksa” dediği rivayet edilir ya… Kedi yok. Ama siyaset, karanlık odada, aslında mevcut olmayan kara kediyi bulma işidir, bir yanıyla. Yukarıda verdiğim misal de, ABD Dış Politikası karanlık odasında, Türkiye’ye yaptırımlar kara kedisini bulmanın —öyle bir kara kedi yokken, odada olsa olsa hassaten bembeyaz bir kediden başka bir varlık yokken bulmanın— bir misali.
“Trump yönetimi yukarıda özetlediğim gibi bir metot izleyecek” demiyorum. Öyle bir akıl sergileyemeyebilir. Ancak dünyada olup bitmiş olan bir yığın şey, siyasi olanların çok büyük bir bölümü, esasen bu tür bulunmuş kara kedilerden ibaret. Yani aslında icat edilmiş kara kedilerden… Biz onların bulunmadan önce de orada mevcut olduklarından ve birilerinin onları keşfettiğinden eminiz, tarihi okurken öyle okuyoruz ama hemen tamamı icat edilmiş kara kediler.
Diyelim mesela, klavyesinin başına oturan size, “1990’da Graham Fuller bir makale yazdı ve…” diye bir tarih anlatıyor. Ilımlı İslam’dı, yeşil kuşaktı, Erdoğan’a ulaşan çizgiydi, filan. Siz 1990’larda ABD’de başka kimler, başka neler yazdı, hatırlamıyorsunuz. Ben de hatırlamıyorum ama biliyorum ki arşivlere girsem, şöyle birkaç ay eşinsem, bir yığın başka Plan bulabilirim. Eğer Türkiye’de üniformalı zevat dünyanın nereye gidiyor olduğunu idrak edebilse, kimin ordusu olduğunu hatırlayabilse, kafasının içindeki Platonik tahayyül ile gerçeklik arasındaki farkı teşhis edebilse, şartları zorlamaya kalkmasa, 90’ların ikinci yarısında yaptıkları zırvalıkları yapmasa… Eğer Özkökgiller mesela “Tansu mu, Yılmaz mı” bilmecesinin arkasında biçimsiz oyunlarını sürdüremeseler… Eğer şu şöyle olsa, bu böyle olsa…
Tarih bambaşka bir biçimde akacaktı. Biz de bugün mesela, Fuller’den değil Muller’den (şimdi hatırlamadığımız bambaşka biri manasına) konuşuyor olacaktık.
***
Başka bir misal.
Dünyada milliyetçilik var mı? Var. Muhafazakârlık, liberallik, sosyalistlik ve saire, bir yığın şey var. Türkiye’de de var. Ama milliyetçi yok. Yani mesela memleketimin en milliyetçilerinden birini alın, tutum, davranış, tercihlerini teker teker analiz edin, pek azında milliyetçiliğin izlerini bulabilirsiniz. Şu hususta apaçık ırkçıdır, bu hususta dibine kadar liberaldir, birçok yerde sadece Kürt düşmanıdır, genellikle de Anadolu Müslümanıdır.
Ama siyasetçiler, sosyologlar, siyaset bilimciler, kamuoyu araştırmacıları veya ilgilenen başkaları karanlık odaya girdiklerinde, el yordamıyla etrafta dolanırken ellerinin değdiğine “aha tuttum, sen milliyetçisin” diyorlar ve o da öğreniyor ki milliyetçiymiş. Sonrasında artık, daha önce hangi tercihte bulunacağına karar vermemiş olduğu hususlarda “milliyetçi şöyle yapar” deyip tercih yapıyor —mesela çocuğuna JÖH/PÖH tişörtü sipariş ediyor, filan.
Daha önce sözünü etmiş olmalıyım, mesela Olender’in Cennetin Dilleri adlı kitabı antisemitizm denen nanenin, Avrupalı entelektüellerin “benim dilim daha iyi, yok seninki daha iyi” itişmelerinin yan ürünü olarak nasıl zuhur ettiğini, mevcut olmadığı odada nasıl bulunduğunu güzelce anlatır. Esasında o lisan tartışmaları da, uluslaşma sürecinin temel taşıyıcı kolonlarından ve her ne kadar saf entelektüel görünseler de dibine kadar politiktiler. Mevzumuz açısından bakacak olursak milliyetçilik denen nane de, o iç içe geçmiş bir yığın tartışma kanalının karmaşık etkileşiminde bulunmuş bir kara kedidir. Kapkaranlık bir odada bulundu.
Sosyalizm başka. Karanlık odada sosyalizm kara kedisini bulmak, çok daha fabrikasyon bir süreç. Çok daha küçük bir çevrenin, adeta masa başında planlayarak çizip odaya salıverdiği bir kedi o.
***
Bitirmeden, her ihtimale karşı belirtmem gerek. Karanlık odada kara kediler bulmaya bir itirazım yok. Âlem karanlık bir oda. Ve boş değil.
Fizik, bildiğim kadarıyla, boşluk kavramıyla boğuşuyor bir süredir ve boşluk diye bir şeyin olmadığına karar verileli de bir hayli oldu. Boşluk diye bir şeyin olmadığından da, zannımca, fizikçiler daha bu hususu tartışırken haberdar oldum. Açıkçası, hissiyatım bana diyor ki, boşluğun mümkün olmadığı bilgisi çok devrimci bir bilgi. Hissediyorum ama hakkını verecek biçimde kavrayamadığımı düşünüyorum. Erişebildiğim kadarıyla fizikçiler benim gibilerin ihtiyaçlarını fazla ciddiye almadıklarından, bana pek yardımcı olmuyorlar.
Neyse… Âlem karanlık bir oda ve boş değil. Boş olmamasına yol açan şeyler nelerse, öyle özleri olan, keşfedilmeyi bekleyen şeyler değiller. Ölçüyorsun ölçüldükleri hale çöküyorlar. Adını koyuyorsun ad, kimlik sahibi oluyorlar. İcat ediyorsun, keşfettiğini zannediyorsun. Sonra o icada eklemleniyor başka icatlar. Böyle çeşitleniyor, karmaşıklaşıyor her şey.
Bu, zenginliktir, zenginleşmedir. İçinde yaşadığımız karanlık odada, yığınla, her biri bizim icadımız olan kara kediyle birlikte yaşıyoruz bu sayede. Tenhalıktan iyidir. Ama o kara kedilerin her birinin bizim icadımız olduğunu unutmasak iyi olur diye düşünüyorum. Daha mühimi, içine düştüğümüz hallerden çıkmak için yeni kara kediler icat etmemiz gerektiğini, aksi halde başkalarının icat ettiği kara kedilere mahkûm kalacağımızı da unutmasak…