Kaygı Endüstrisi

Dün, hayal edilen şeye güç yetirememek ile öfke –ve dolayısıyla mutsuzluk– arasında bir korelasyon kurdum. Ama güç yetirememek ile mutsuzluğu daha kestirmeden birbirine bağlayan, çağın ruh durumuna da daha çok uyan bir başka aracı duygu var: Kaygı.

Öfke, bir bakıma, kaygıdan daha sağlıklı bir duygu. İşin biyokimyasını bilmiyorum ama öfke anında, tehditle baş etmeye yetmeyecek seviyede de olsa, insan, mücadele etmek için gereken hormonlar üretiyor gibi görünüyor. Kaybetsen bile –en azından mücadele ettiğin veya ettiğini zannedebildiğin için– kendine saygını koruma şansın var. Kaygı, bana öyle geliyor ki, bütünüyle yıkıcı bir duygu –eğer kaygı uyandıran tehdidi ortadan tamamen kaldırma şansı yoksa.

Kendileri sokak çeşmesinden su içerek büyümüş anneler, çocukları için damacanayla gelen suyun muhtevasından kaygı duyuyorlar. Kendileri sokakta toz yutarak büyümüşler ama çocuklarının okulunun yeterince hijyenik olmadığından kaygılılar. Kendileri devlet okullarında, emeklilik bekleyen öğretmenler elinde eğitim görüp başarılı olmuşlar ama çocuklarının özel okuldaki öğretmenlerini yetersiz bulup, en iyisini evde destek için istihdam ediyorlar. Bütün bu tercihlerin arka planını araştırırsanız, hemen her vakit, yeterli olanı yapamamış olmaktan duyulan kaygıyı buluyorsunuz.

Kendileri sokakta büyümüşler, çocuklarının kendi başına sokağa çıkmasını akıllarına bile getiremiyorlar. E ama haksızlar mı, onların çocukluğundaki sokaklar nerede? Şimdi trafik, sapıklar… Üstelik çocuklarının akranları kendi akranları gibi mi? Ah, nerede o eski güzel günler! Televizyonda, mesela Kenya’nın orta büyüklükteki bir şehrinin sokaklarını görünce, “işte senin çocukluğunun ortamı” deseniz, suratınıza aydan gelmişsiniz gibi bakıyorlar. Kenya’nın şartlarından da hiç memnun değiller. Kenyalılar için kaygılanıyorlar bu defa. O yokluk içinde nasıl bir gelecek beklentisi olabilir ki insanın?

Her birimizi manasız gerekçelerle avuç avuç ilaç içmeye sevk eden ilaç endüstrisinin karşısındaki aczimizden, çaresizliğimizden yakınıyorlar. Öte yandan dünyanın falanca yerinde insanların ilaç bulamamasından da çaresizlik imal ediyorlar.

Eskiden böyle değildi. Çünkü zaten gücümüzün son derece sınırlı olduğunu kabul etmiştik. Gücümüz arttı, çaresizliğimiz büyüdü. Çaresizlik de kaygıyı besliyor –veya, daha doğrusu, kaygıyı besleyecek şekilde işlenip duruyor, az sonra geleceğim.

İşin Paradox of Choice ile –yani seçeneklerin artmasının yol açtığı karar verme güçlüğü ile– bir alakası var, evet. Seçeneklerin bu kadar çoğalması da, bildiniz, hep kapitalizm –veya küreselleşme veya bir başka muğlak düşman– yüzünden. Ama dünyanın muhtelif bölgelerinde insanların kâfi sayıda seçenekleri olmamasına kaygılanmamızı talep edenler de aynı kişiler ve yine aynı muğlak düşmanları işaret ediyorlar.

İnsanların, şikâyetçi oldukları şartların çözümünü de üretmek mecburiyetinde olduğu kanaatinde değilim. Dolayısıyla, mesela ağaç katliamlarını veya iklim kıyametini burnumuza sokanların illa da bir çözüm teklifleri olması gerekmiyor –en azından benim öyle bir beklentim yok. Ve dolayısıyla derdim, sınırları muğlak ama fevkalade iri, güç yetmeyecek kadar devasa olduğunu tahmin etmemiz beklenen düşmanlar karşısında, onlarla orantılı çözüm teklifleri sunulmaması değil.

Daha çok şöyle bir şey: Orada mesela her şeye gücü yeten, icabında bürokrasiyi de satın alabilen, kâr hırsıyla veya başka bir sebeple başımıza çorap örmeye karar vermiş ilaç endüstrisi var. Etraflıca anlatıyor ve bizi uyarıyorlar. Bir an varsayıyorsunuz ki, sıradan insanlara güveniyorlar, onların örgütlenmesiyle bu fesat odaklarının geriletebileceğini ima ediyorlar. Ama daha birkaç satır önce demedilerse birkaç satır sonra söyleyecekler ki, insanlarda iş yok. Biz bu insanlarla mı bu problemleri aşacağız? Yeryüzünün kanseri olan, sorumsuz, bilinçsiz insanlara kaldıysa işimiz… Zor.

***

Dünyada kaygılanılması gereken çok şey var, olabilir. Ama kaygının problem çözdüğü vakiyse, ben bilmiyorum. Zaten de etrafı ilaçlayan pervasız belediye araçları gibi gezip ümitsavar laflarını havamıza boca edenlerin problemlerin çözülmesiyle ilgili bir beklentileri olduğunu düşünmüyorum. Şöyle oldu galiba: Etrafa kaygı püskürterek gezenler daha çok like, daha çok alkış aldılar, daha çok okundular. Arkası geldi. Bir tür kaygı endüstrisi oluştu. Muhtelif sebeplerle kendilerini çaresiz hissetmeye başlayan insanların kendilerini daha da çaresiz hissetmeleri için ne lazımsa üretiliyor, piyasaya sürülüyor. Arkasından da kaygı…

Ümit Kıvanç’ın doktorasını aldığı, uzmanlık sahibi olduğu sektör zaten kaygı endüstrisi idi. Ama mesela Murat Sevinç kürsüsünden atılıp etrafta boy göstermeye başladığında böyle değildi. Net ortamında boy göstermeye başladıktan kısa süre sonra üslubu da, tarzı da değişti.

E evet, öylesi talep ediliyor. Caretta carettaların hikâyesini anlatacağız ve hüzünlenilecek. Ama hüzünden çoğu talep ediliyor, ekosistemin dengesinin bozuluyor olduğunu söylemek mesela. Neden? Çünkü insanlar kaygıya tiryaki edildiler. Bu şartlar altında sorumlu insan davranışı nedir? Herhalde tiryakilerin giderek artan dozdaki taleplerine cevap vermek değil. Ama o yapılıyor. Üstelik de sorumluluk ambalajı içinde.

Ümit Kıvanç uzun tefrikasını bitirdi ve bizi Epstein olayı hakkında bilgilendirdi, sağ olsun. Şöyle bir edayla: “Şurada şu zengin şöyle bir suç işlemiş” değil, “zenginler var, bize her bir şeyi yapabilirler.” “Şu erkek şöyle adilikler yapmış” değil, “erkeklik başa şöyle bela.” “Şu bilim adamları şöyle şeylere alet olmuşlar” değil, “bilim adamlarına bile güvenilmez, aman ha.” “Şu medya organları PR çalışmalarına şöyle alet olmuş” değil, “medya iğrenç.” Ama mesela “filanca gazeteci şöyle iyi gazetecilik yapmış.” Olumsuzlukları fütursuzca genellerken çok cömert olan Kıvanç, bu tür bir fiili medyaya genellemek konusunda çok cimri.

Tefrikanın sondan ikinci yazısında anlattığı kadarıyla, Epstein muhtelif bilim adamlarıyla –hepsi erkek olduğundan böyle söylüyorum– da temas halindeymiş, birçok projeye de destek vermiş. Öyle bir eda var ki, Epstein, hani şu küçük kızlara olmayacak işler işleyen adi herif, bilimi bir tür PR paravanı olarak kullanıyor. Belki öyledir, bilmiyorum. Ama öyle olmayabileceğine dair, adamın sahiden de mesela teorik fiziğe ilgi duymuş olabileceğine dair işaretler de var. Kıvanç o işaretlerin hepsinin üstünden buldozer gibi geçiyor. Hem zengin, hem erkek, hem küçük kızlara… Ne beklersin ki böyle birinden!

İmdi… Bu tür, varsayımlardan genellemeler yapma hali, kaygı üretimi için çok elverişli. Zenginlik ve erkeklik zaten, en sıcak malzemelerden ikisi –iklim, popülist otokrasi filanla birlikte. Ama insanlar, hatta Epstein bile, öyle genellemeler yapmak için uygun varlıklar değil. İnsan pekâlâ pedofili üzerinden servet ve güç devşiren biri olduğu halde, teorik fiziğe ilgi duyabilir ve kazandığı servetin bir bölümünü bu tür hobilerine harcayabilir. Einstein’ın cinsel tercihleri de masum değildi. Hele Gandhi’ninkiler… Dolayısıyla, ne Einstein’ın ve ne de Gandhi’nin Kıvanç’tan geçer not alma şansı yok –uzun bir tefrikayla ebediyen mahkûm etmeye teşebbüs etmediyse, kendilerini şanslı saymalılar.

Aşırı daraltılmış bu sınırların içinde bizlerin, herhangi birimizin geçer not alma şansı nedir? Sıfır. Ne yaparsak Kıvanç bize tahammül edebilir? Hiçbir yolu yok. O halde kaygı.

***

Hiç kimse konuşup yazdığı herhangi bir hususta efradını cami ağyarını mani bir biçimde bilgi sahibi olamaz. Hepimizin bilgileri boşluklarla malul. Caretta caretta yavrularını kuşlara yem olmadan denize taşımanın onları balıklara yem etmek manasına geldiğini bilemeyebiliriz. Yanmış ormanların yerlerine fidan dikmeye çalışmanın manasız olduğunu da… Bilmeden, bilgi eksikliği yüzünden yanlış işler yapabiliriz. Caretta caretta nüfusunun nasıl seyrettiğini bilmeden, ekosistem hakkında ahkâm da kesebiliriz.

Mesele şu ki, hepimiz bilgi eksikliğini, boşluğu, doldurmak zorundayız. O boşluk kaygıyla da doldurulabilir, mesela ümitle de… Görünen o ki, birilerinin heybesinde yeni hasat, bol miktarda kaygı var ve başka şey yok. Klavyelerinin başına oturduklarında ekranı önce o kaygıyla astarlıyor, sonra da üzerine güncel şeylerden bir hikâye döşüyorlar. Alıcısı çok.

Bana kalırsa, bütün o döşenmiş hikâyeler başka zeminlerin üzerine de döşenebilir. O vakit alıcısı o kadar çok olmuyor besbelli.

Tamam, anlaştık.

O vakit kimseleri sorumsuzlukla filan suçlamayın. Başkalarını piyasanın taleplerine cevap vermekle filan itham etmeyin. Yeryüzünde yapılabilir –muhtemelen zengin erkeklere küçük kızlar sağlamaktan da daha biçimsiz– en büyük sorumsuzluk, bana kalırsa, sırf müşterisi var diye böyle uluorta kaygı saçmaktır.