Kolay, Zor ve Gülünç

Kişisel bilgiişlem endüstrisi için en cazip hedef kitlelerden biri, ta en başından beri, çocuklardı. Grafik arayüzler ve fare gibi cihazlar piyasaya sürüldüğünde de çocuklara yönelik uygulamalar geliştirildi. Ancak ikna edilmesi gereken kesim çocuklar değil, ebeveynleriydi —parayı onlar ödeyecekleri için. Dolayısıyla, birçok başka şeyin yanı sıra, bilgisayarda çizim yapmayı sağlayan programlar da geliştirildi. Basit bir fare hareketiyle düzgün çemberler, elipsler, dörtgenler, doğrular çizmeye imkân veren bu programlar, bilim insanı görünümlü pazarlamacılar tarafından, “çocuklarınızın hayal gücü gelişsin” benzeri sloganlarla desteklendi.
Sonra birisi bir araştırma yaptı. Dünyanın çok farklı yerlerinde, çok farklı kültürlerde yaşayan çocuklara bu programları verdi. Görüldü ki, ellerine beyaz birer kâğıt ve çok sayıda renkli kalem verildiğinde bambaşka şeyler çiziktiren ve boyayan çocuklar, bahse konu olan programlar verildiğinde, hemen her yerde, bir düzgün çemberin etrafına dizdikleri elipslerle birer papatya, arkasına kutu şeklinde bir ev, yukarıya çok sayıda elipsten mamul bulutlar çizdiler.
Araştırmanın iddiası, kişisel bilgisayarların bireyselliği ve yerelliği öldürüyor olduğu filan gibi bir şeydi. Kendi hesabıma, “çocuğunuzun hayal gücünü geliştirmek için behemehâl ona bir bilgisayar almanız lazım” kıvamındaki pazarlama sloganlarını ne kadar çiğ bulsam da, bahse konu araştırma gibilerine yaslanarak “bilgisayarlar çocukların arasındaki farkları ortadan kaldırıyor” türünden hükümler için de erken olduğunu düşünüyordum. Ama mezkûr araştırmayı yine de mühim bulmuştum. Çünkü… Ne yapacağımızı, kendimizi nasıl ifade edeceğimizi belirleyenin, büyük ölçüde, sahip olduğumuz avadanlık olduğunu gösteriyordu.
***
Yazılacak çok şey birikti. Ama ben Davutoğlu’nun bugünkü manifestosu hakkında yazmayı tercih ettim. Çünkü manifesto bende, dünyanın dört bir yanındaki birbirine benzemez çocukların, kendilerine o ilkel çizim programlarından biri verildiğinde yaptıkları çizimleri hatırlattı. “Şuraya da bir dikdörtgen çizelim ev olsun, şurasına şöyle bir kare koyalım pencere olsun” gibilerinden, kusursuz/Platonik unsurlarla çizilmiş, kusursuz/Platonik bir manifesto…
Birçok kişinin yaptığını yapıp “sen de oradaydın lan” filan demeyeceğim. Fırsatı ganimet görüp “aslansın, saldır, kopar Erdoğan’dan üç-beş puan” filan gibilerden ucuzculuklarla de işim yok. Derdim çok başka.
Davutoğlu bir bilim insanı. Manifestosunda, bilim insanı olmanın bütün izleri aşikâr görünüyor. Ciltlerle kitap okumuş, bir yığın şeyi ezberlemiş. Klavyenin başına oturduğunda o ezberler sıra sıra inciler gibi dizilmiş. Hiç şüphem yok ki, yazı bitip de şöyle arkasına yaslanıp yazdıklarını okurken, “vay ben ne çok dâhiyim” filan gibi şeyler geçmiştir Davutoğlu’nun aklından. “Başka kimse yazamazdı böylesini” gibilerinden… Belki de haklıdır, belki başka kimse yazamaz da sahiden.
Mesele şu ki, Davutoğlu’nu gururdan gurura sevk eden, öğrenilmiş olmakla kendisine unvanlar, payeler ve itibar kazandırmış olan o ezberlerin her biri, bir tek fare hareketiyle çiziliveren elipsler, çemberler, dörtgenler gibi. Hiçbirinin gerçek hayatta bir karşılığı yok. “Zamanın ruhu” demekle mesela, zamanın ruhunu kavramış olmuyorsunuz. “Sivil toplum” demekle memlekette sivil toplum neşvünema bulmuyor. “Şeffaflık” demekle şeffaf bir düzenin inşasının neler gerektirdiğini idrak etmiş de olmuyorsunuz.
Davutoğlu, işbu kavramların arka arkaya dizilmesi sırasında belirli kurallara riayet de edilmişse müthiş bir performans olarak değerlendirilen bir camiaya mensup: Bilim âlemine. Bilim böyle yapılıyor.
…du.
Şu son “du”yu ilave etmek gerekiyor, çünkü —bir vakittir— bilim bile öyle yapılmıyor. En azından öyle kusursuz elipslerle, çemberlerle filan pek ilgilenmeyen bir bilim de hızla gelişiyor.
Misal mi istersiniz?
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini muhtemelen biliyorsunuzdur. Bir biçimde bir dersin müfredatına sokuşturup size de öğretmişlerdir. Okulda öğrenmediyseniz, bir yerde karşınıza çıkmıştır. Maslow’un piramidi, tam da o ilkel çizim programlarıyla çizilmiş, Platonik unsurların Platonik bir biçimde bir araya getirilmesiyle oluşmuş çizimler gibi. Tertemiz, eksiksiz, fazlasız, kusursuz. Zaten o özellikleri sebebiyle alakasız yerlerden sızıp hayatımıza bulaştı.
Mesele şu ki, gerçek hayatta o piramitten ilhamla insanları yönetmeye kalkanlar, çok zaman önce, hayatın o piramitteki kadar basit olmadığını öğrenmişler, yazıp çizmişlerdi. Nihayet öğrendik ki, Maslow’un piramidi, zaten, Maslow’a ait de değilmiş. Maslow’un piramidinin Maslow’a ait olmadığını göstermek, makaleyi okursanız göreceksiniz ki, öyle alışık olduğumuz, Maslow’un piramidinden söz edilen veya Davutoğlu’nun manifestosunda gözlenen budaksız bilimsel çalışmalara benzer yollarla gerçekleşmiyor. Fazlası gerekiyor. Elinizi kirletmeyi göze almanız gerekiyor.
***
Davutoğlu yazdığı manifestoyla gurur duyabilir. Onu şık bulabilir —ki bence de şık. Gerçekliği, o şık manifestoya uymadığı için hor görebilir —ki bence zaten hep öyle yaptı. Bu harikulade manifestoyu kaleme alabilmiş olan bir adam olarak kendisinin Binali Yıldırım, Süleyman, Damat filan gibi cahil ve kaba saba adamlar tarafından alt edilmesine imkân veren gerçekliğe içerleyebilir. Nasıl olup da onların ayakta kaldığı sahneden kendisinin düşmüş olduğuna mana vermekte zorlanabilir. Filan.
Hâlbuki mesele son derece basit. 7 Haziran seçimleri sonrasında istikşafi görüşmeler filan gibi muhayyel bir Platonik âleme çok yakışan şıklıklar icat etmek yerine Kılıçdaroğlu’nu koalisyon kurmaya zorlasaydı… Şimdiki şu şıklıkları icat etmek zorunda kalmayacaktı. Bambaşka bir ülkede yaşıyor olacaktık. Erdoğan’ı sınırlamak konusundaki sondan bir önceki şansı hovardaca heder eden, herkesten çok Davutoğlu’dur.
Davutoğlu bu yazdıklarımı okusa, kazara anlasa, sonra da birkaç basamak —bana sesini duyuracak kadar— aşağı inip “kolay mıydı zannediyorsun sen o günlerde koalisyonu kurmayı” dese…
“Herhalde değildi” derdim. Elindeki boya kalemleriyle beyaz kâğıda düzgün doğrular, çemberler, elipsler çizmek kolay değil.
İyi ama…
Zaten problemlerimiz ağır. Hiçbir şey kolay değil ve giderek de zorlaşıyor zaten. Bir farenin basit hareketleriyle kolaylıkla çizileveren şeylerin ise akademik hayat dışında bir kıymetiharbiyesi yok. Orada o gün yapılması gerekeni akıl edememiş ve/veya yapamamış birinin, birkaç kitap okumuş olan herkesin yazabileceği metinlerle memleketin derinleşmiş dertlerine devaymış gibi ortalarda salınması da…
Gülünç yani.