Liman, Gemi ve Rüzgâr

Dünyayı lise tarih kitaplarının ima ettiği biçimde, “Trump şu kararı verdi, Putin bu kararı verdi, Erdoğan şöyle yaptı, falanca kazandı, filanca kaybetti ve tarih oldu” şemalarıyla okuyanlar anlayamayacak olsa da…

Meseleyi Berktay’ın Franco dünyaya hükümdar olmaz tespitiyle örnekleyeyim. Evet, Franco şöyle yaptı, Hitler böyle yaptı, Britanya hükümeti şöyle davrandı, filan… Böyle şeyler olmadığını söylemiyorum. Ama Berktay’ın da işaret ettiği gibi, İspanya, değişip duran dünyaya –o dönemde dünya, büyük ölçüde Batı Avrupa idi, demek ki Batı Avrupa’ya– uyum sağlayamamış, katılaşmış bir özneydi. Öğrenmesi gerekenleri öğrenememişti yani.

Burada bir parantez açalım. İspanya’nın öğrenmesi gerekenlerin ne olduğunu, neyi öğrenmiş olması gerektiğini belirleyen bir dışsal özne yok. Tıpkı mahallede önüne gelene atarlanan ergenin yaz kampına arkadaşlarıyla birlikte davet edilebilmesi için neleri öğrenmesi gerektiğini tespit eden bir Standartlar Enstitüsü olmadığı gibi… Arkadaşları tayin ediyorlar o öğrenme ihtiyacını. “Bunu yanımızda götürürsek bize tatili zehir eder” diyorlar, organizasyonu ondan habersiz yapıyorlar. Delikanlı kendisinden habersiz neler dönüyor olduğunu bilmeden, gece geç vakit eve döndüğünde ailesine, arkadaşlarını nasıl hizaya getirdiğinin hikâyelerini anlatıp böbürleniyor ama… İşte o kadar.

Franco gibiler hep var. Her yerde var. Ama İspanya’nın o günkü şartları Franco’nun Franco olabilmesini sağladı –bugün de Francolar var ama hiçbiri Franco olamıyor, İspanya müsait değil. Uzun ve kanlı şeyler yaşandı. Küçük depremlerle boşaltılamayan enerji, büyük depremlere sebep olur. İspanya uzun süre istikrarını korumuştu. Öğrenmeye direnmişti yani. Kanlı bir depremle, hızlandırılmış bir kursa tabi olmak zorunda kaldı.

İşaret etmek istediğim hususlardan biri, “Franco kazandı, Cumhuriyetçiler kaybetti” klişesinin de geçerli olmadığı. Kazanan da, kaybeden de değişti. Her ikisi de –ve esas mühimi ikisinin birlikte teşkil ettiği İspanya da– öğrendiler. Franco öğrenmedi pek ama Francocular öğrendiler. Çağdaş İspanya o öğrenmelerin üzerine inşa edildi.

İşaret etmek istediğim hususlardan bir başkası, “şunu öğrenmezsen olmaz” denebilecek bir bitirme imtihanı yok. İspanya o süreci bambaşka biçimlerde yaşayabilirdi. Tastamam yaşadığı gibi yaşadığı halde bambaşka bir öğrenmeyle çıkabilirdi. Okullarda öğrencilerin neleri bilmeleri gerektiğini tayin eden otoriteler var ama kompleks sistemlerde, mesela ekosistemde öyle bir otorite yok. Sınırsız sayıda olabilirliği vardı İspanya’nın, biri gerçekleşti. Basite irca edip bir misal vereyim, mesela Bask ve Katalan bölgelerinin bağımsız devletler olduğu bir öğrenme de çıkabilirdi aynı süreçten.

Öğrenme, öğrenmeden önce bilmediğiniz bir şeyleri bilir hale geldiğiniz bir süreç. Öğrenmeden önce bilmediğiniz ama bilmezseniz hayatınızı tatmin edici bir biçimde sürdüremeyeceğiniz– şey her neyse, onu bilmediğinizi de bilmiyordunuz. Ama bir şeyleri bilmediğinizi biliyordunuz. “Bir şeyler eksik” diye hissetmek başka, neyin eksik olduğunu teşhis etmek başka. Neyin eksik olduğunu teşhis etseniz, zaten öğrenmiş olacaktınız.

Bir şeyleri bilmediğinizi, bir şeylerin eksik olduğunu hissetmişseniz, mesele yok. Bir şeyler eksik olduğu halde her şey tamammış gibi hissediyorsanız mesele var. Şimdi dünya nabız gibi atıyor, Soli Özel çok güzel özetlemiş. Dünyanın neredeyse tamamı, bir şeylerin eksik olduğunu hissediyor. Bütün bu çalkalanmada, bir yığın öğrenme birikiyor. Birileri istiyorlar ki, lisedeki tarih öğretmenleri gibi bilen birileri bilmeyenlere anlatsın, öğrenme öyle gerçekleşsin. İnsanlığın öğretmeni yok. Kendi başına öğrene öğrene yolunu açıyor. Tarih öyle bir şey.

Bütün işaretler gösteriyor ki, insanlık tarihinin belki de en heyecan verici dönemlerinden birinde yaşıyoruz. İnsanlar daha fazlasını mı bilmem ama daha başka bir şey istiyorlar. Soli Özel, bağlantısını verdiğim yazıda, ilk dalga Arap Baharında ve Tiananmen Meydanında özgürlük talep edildiğini, bugünkü arayışın ilham kaynağının ise eşitlik olduğunu söylüyor. Ben pek öyle düşünmüyorum. Özel’in de işaret ettiği gibi, dünyanın dört bir yanında sokaklara dökülenlerin hemen tamamı lidersiz ve ne istedikleri sorulduğunda bir cevap uydursalar da, esasında somut talepleri yok.

Yani?

Gezi’ye dönelim. Gezi’de sokağa dökülen gençlerin itirazları vardı. Hükümeti devirmek filan gibi talepleri yoktu. Bu talepsizlik halini, bizim eski tüfeklerin kafası almıyor, almadı. “Hükümeti devirmek” gibi bir amaç ortaya koyup rahatladılar. Sonra da amaca ulaşılamayınca, yenilgi teşhis ettiler. Hâlbuki çocukların “varacakları, varmak istedikleri bir liman” yoktu. Yolun yol olmadığını hissediyorlardı. Bütün meseleleri, “yolunuzu değiştirin”den ibaretti. “Yolunuzu değiştirin, bu yol çıkmaz sokak.”

Başta da işaret ettiğim gibi “Trump’ın hedefi şu, o yüzden böyle bir karar verdi” gibi akıllarla dünyayı okuyanların anlayamayacağı bir halden söz ediyorum. Hayat bir yol. Varılacak bir liman değil. Dünyanın dört bir yanında sokaklara dökülen yığınlar, kendileri adına ahkâm kesip duran Aydınlanmacıların asla anlayamayacağı bu gerçekliği idrak etmiş durumdalar. Ne kendilerini ve ne de hükümetleri bir liman saplantısıyla bağlamaya hevesleri yok. Sosyalist bir devrim ve/veya faşist bir düzen benzeri bir talebi olmadan sokağa çıkmalara mana veremiyorlar bazıları ama, evet, bugün sokağa dökülenlerin bir projesi yok.

Bir projesi olmamak, hayatı ve tarihi bir proje olarak görenler için bir kıyamet. Ama sadece onlar için bir kıyamet. “Varacağı liman belli olmayana hiçbir rüzgâr yardım etmez” demişti Disraeli. Kendisini ve toplumları bir gemi gibi görerek. Hâlbuki şimdi sokaklara dökülenler rüzgâr.

Böyle söyleyince hoşuma gitti, bakın. Ama bu formülasyon da eksik, hatalı. Çünkü toplumu, liman, gemi ve rüzgâr diye unsurlara ayırmak mümkün değil. Toplumlar aynı zamanda hem liman, hem gemi ve hem de rüzgârlar. Toplumlardan başka bir şey yok. Dışarıda bize karne dağıtan bir özne yok. Dersi veren, dersi alan, karneyi veren, karneyi alan bizleriz. Bunu idrak edemediğimiz için yaşananlara dâhil de olamıyoruz, müdahil de olamıyoruz. Sonra da gelsin komplolar…

Dünyanın dört bir yanında sokaklara dökülen insanların çoğu genç. Onlar bizim rahatsızlıklarımızla malul değiller. Lazım geldiğinde liman, lazım geldiğinde gemi ve lazım geldiğinde rüzgâr olduklarını hissediyorlar. Yani toplumlar, dünyanın her yanında, bir şeyi öğrenmişler. Nasıl olmuş da öğrenmişler, bilmiyoruz. Ama bizden farklılar, bizden farklılaşmışlar. Öğrenme dediğim de aha işte o değişme hali zaten. (Bir netice varsa bir kasıt, demek ki bir fail olması gerektiğinden şüphesi olmayanlar da karanlık bir odada, bir kara kediyi bulup, kahramanca övünüyorlar. Bahsettiğim öğrenmenin işaretlerini görüyor, bunu karanlık öznelerin komplosu olarak teşhis ediyorlar. Hâlbuki –sizi temin ederim ki– odada kedi yok.)

Kendi hesabıma, bu yaştan sonra, sokaklardaki o insanların biliyor olduklarını öğrenebileceğimi zannetmiyorum. Onları anlamak, onlara anlayış göstermek filan gibi manasız ve üsttenci tutumlar da bana göre değil. Esasen, onları anlayamayacak olmamın mazur görülebilir ve meşru olduğunu kendime telkin edip durmaktan başka bir şey yapmıyor bile olabilirim.

Bir yandan da mesele şöyle bir şey galiba: Franco işini hitama erdirip gittikten sonra, çok sonra, bugünden bakıp İspanya’nın yakın tarihi yazılabilir. Ama bugünün tarihini yazmanın yolu yok. Çünkü bugünün tarihini yazacak olanların sahip olacakları kavramlar bugün henüz yok. Ama ben, bazen kendimi öyle yakalıyorum ki, sanki kırk yıl sonradan bugüne bakmaya ve bugünün tarihini yazmaya çalışıyorum. Beyhude iş.

Bütün söyleyebileceğimiz, esasında, okumanız gerektiğini düşündüğüm söyleşide Seda Altuğ’un İrfan Aktan’a Kürtler için söylediğini genelleştirmekten ibaret: Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ne olacağını bilmiyoruz ama eskisi gibi olmayacağını biliyoruz.

Olacak olanın bir projesi yok. Bir müellifi yok. Olacak olanın şöyle değil de böyle olması için kendi enerjimizi ve imkânlarımızı seferber edebiliyor muyuz? Edemiyorsak, Olympos’ta birilerinin bir proje marifetiyle bizi etkisizleştirmiş olması yüzünden değil. Kendi şartlanmalarımız yüzünden. Sadece o yüzden.

Öğrenemeyen değişemiyor demektir. Değişmeyen ölür.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et