Mancınık ve AlphaGo

Damasio’nun Descartes’in Yanılgısı’ndaki en çıplak misallerden biriydi yanlış hatırlamıyorsam, eğer endokrin sistemimiz olmasaydı, karşıdan karşıya geçmek için kaldırımdan caddeye adım atıp atmayacağımıza bile karar veremezdik. Şöyle anlıyorum: Belki de uzaktaki otomobilin hızını, aradaki mesafeyi filan uygun bir hassasiyetle hesap edebilirdi sinir sistemimiz ama adım atmak veya atmamak için fazlası lazım. Otomobilin bize çarpmasını umursamamız lazım, karşıya geçmeyi umursamamız lazım, yetişeceğimiz her neyse, onu umursamamız lazım.

Diyelim kaldırımdan caddeye adım attığınızda yeterince çevik davranamazsanız otomobilin size çarpma ihtimalinin azımsanmayacak bir seviyede olduğunu hesapladınız. Eğer aceleniz yoksa, eğer karşıdaki kafeye gidip bir kahve içecekseniz alt tarafı, otomobilin geçip gitmesini bekleyebilirsiniz. Yok, eğer diğer taraftan gelen otobüse yetişmeniz gerekiyorsa, otomobili beklemenin maliyeti —dolayısıyla da bir ihtimal kararınız— değişir. Eğer karşı kaldırımda küçük kızınız bisikletiyle giderken düşmüş ve acı içinde bağırıyorsa… Aynı hesaplar bambaşka kararlara yol açabilir.

Lee Sedol’un Go oyununda bir sonraki pulu nereye koyacağına karar vermesi sürecinde de aynı endokrin sistemi devreye giriyor. AlphaGo’nun Sedol’ünkü gibi dertleri yok. Dolaysıyla mücadele asimetrik. AlphaGo Sedol’ün yüzüne bakıp ne hissettiğini anlayamıyor ama zaten bu tür bilgiye ihtiyacı yok. Sedol ise AlphaGo’nun hiçbir şey hissetmediğini, ilk hamlede değilse de birkaç hamle içinde fark etmiştir. Daha doğrusu, karşısındaki oyuncunun bir şey hissetmiyor olmasının kendisi için ne manaya geldiğinin birkaç dakika içinde farkına varmış olmalıdır. O ana kadar belki de sadece karşısındaki oyunculardan daha iyi hamleleri akıl ettiği için başarılı olduğunu varsaymıştır. Belki hâlâ öyle varsayıyordur, onu da bilemem. Ama cephaneliğindeki esas barut stoklarından en az biri, karşısındakinin hislerini okuyabilmesi ve… Karşısındakinin hislerini manipüle edebilmesiydi. İlk defa AlphaGo karşısında silahında eksik barutla dövüşmek mecburiyetinde kaldı. Yani? Maç Kore’de olsa da, esasında AlphaGo’nun sahasında oynandı. Nerede oynansaydı da Sedol deplasmanda olacaktı.

***

İnsan neden bir Go tahtasının başına oturup, elindeki pulu hatların kesişim noktalarından hangisine koyacağını dert eder?

AlphaGo neden dert ediyor?

AlphaGo dert etmiyor, hesaplıyor. Şu değerin bu değerden daha büyük olması için hangi seçeneğin daha uygun olduğunu hesaplıyor. Sedol ise acıdan kaçınmayı, hazza ulaşmayı amaçlıyor. Eğer işin içinde acı ve haz olmasa, Sedol AlphaGo’nun yaptığını bile yapmaz, yani hangi hamlenin daha iyi olacağını hesaplamaya bile tenezzül etmez. Elindeki pulu rastgele bir yere koyar.

Hatta muhtemelen onu bile yapmaz. “Ne işim var benim bu manasız tahtanın başında” der ve kalkar gider.

Yani?

Go oynayan bir insan tekinin Go oynaması, her bir hamlede yeniden yeniden hesap yapıp durması, demek ki, doğrudan endokrin sisteminin bir mahsulü. Her bir hamlede, nasıl yapılacağını Go eğitimi ve oyunculuğu boyunca öğrendiği hesapları yapıyor. Onlarla kalmıyor, muhtemelen yaptığını bilmediği başka hesapları da yapıyor. Rakibinin yüz ifadesindeki değişimi okuyor, değerlendiriyor. Endişesini rakibinden gizlemek için icat ettiği kas gevşemelerini ve kasılmalarını teşhir ediyor. Hamlesine duyduğu güveni karşısındakine hissettirmek için işe yaradığını farkına bile varmadan öğrendiği duruşu sergiliyor.

***

İyi de, insan neden Go oynar?

Siz neden oynamıyorsunuz? Neden merak etmediniz?

Çünkü Go, bu topraklarda pek de yaygın bir faaliyet değil. Size sosyal bir statü kazandırması zor.

Ve AlphaGo’nun bu taraklarda da pek bezi yok. Esasen AlphaGo ile Sedol’ün arasındaki esas fark, birinin endokrin sistemi olmamasına mukabil diğerinin olması değil. AlphaGo evet, yenerse sevinmeyecek, yenmezse acı çekmeyecek —hatta yenilip yenilmediğini bile bilmeyecek. Sedol ise, kimsenin seyretmediği bir yerde bile AlphaGo’ya karşı kazansa sevinecek, kaybetse üzülecekti. Ama kimse seyretmiyorsa, sonra yine kimse seyretmiyorsa, hiçbir vakit kimse seyretmiyorsa, kimsenin bundan sonra hiç seyretmeyeceğini düşünmeye başlamışsak, AlphaGo’yu yenip durmanın bir manası kalmaz. Ta ki, AlphaGo ile oynayıp durduğumuz o seanslar boyunca edindiğimiz bir şeylerin, başkalarının seyrettiği —daha iyisi başkalarının oyuncu olduğu— bir ortamda kazanmamız için işe yarayacağını tahmin edelim.

AlphaGo ile aramızdaki esas fark, yani, bizim başkaları ile temasımız olmasından, o başkalarının bizim hakkımızdaki kanaatlerine önem vermemizden, çünkü o kanaatlerin önemli olmasından, çünkü çekeceğimiz acıların ve duyacağımız hazların o kanaatlere bağlı olmasından, en çok o kanaatlere bağlı olmasından, belki de sadece o kanaatlere bağlı olmasından kaynaklanıyor.

AlphaGo için de başkaları var. Başka kimse olmasaydı, AlphaGo’nun farklı versiyonları, farklı oyunlar oynamış, farklı tecrübeler biriktirmiş AlphaGo’lar var. Ama hiçbirinin kanaatleri yok. Hiçbirinin hiçbir şeyi, diğer AlphaGo’ların tercihlerine bağlı değil. Birilerinin mevcudiyeti diğerlerinin değil AlphaGo’yu geliştirmiş ve geliştiriyor olan ekibin elinde. Filanca versiyonu artık işe yaramaz diye iptal edebilirler. Ne o iptal edilen versiyonun ve ne de diğerlerinin umurunda olmaz bu hal.

***

Buraya kadar bir defa daha demiş oldum ki, makineler hiçbir vakit zeki olmayacaklar. Bizi Go oyununda yenecekler. Ama kendi yarattığımız şeylere karşı ilk mağlubiyetimiz olmayacak bu. Yaptığımız mancınıklar, kendimizi korumak için arkasında saklandığımız duvarları yıktılar mesela. Yapay Akıl da öyle bir şey olarak kalacak.

Ama bu arada, yukarıda da bir bölümüne işaret ettiğim şeyleri, kendimiz hakkında daha önce pek de iyi bilmediğimiz bir şeyleri öğreniyoruz —makineler kendileri hakkında öyle şeyler de öğrenemeyecek. Bize dair öğrendiğimiz şeyler mühim. Sandığa gittiğimizde nasıl karar veriyor olduğumuzu da daha iyi anlayabiliriz mesela bu bilgilerle. “Onlar duygularıyla karar veriyorlar, ben aklımla” filan geyiklerinin manasızlığını, makarnaya oy satma iddialarının boşluğunu, daha bir yığın şeyi…

Eğer bir yerlerde Go oynanıyorsa, birileri diğerlerinden daha iyi Go oynayıp bir sosyal statü sağlıyorsa, başka birçokları kendilerinin de aynı merdivenden tırmanabileceğini hayal edebiliyorsa… Ortada yığınla mağlup var demektir. O mağluplar Go oynanmayan bir yeri tercih eder mi? Etmez. Kore’de birileri “bundan böyle Go yasak, herkes satranç oynayacak” diye sahne almaya kalksa mesela…

Olmaz. “Vay bizim kültürümüze saldırıyorlar” diye teyakkuza geçer Koreliler. Çoğu mağlup olan Koreliler. Go oyunu sayesinde, oyunu yığınlardan daha iyi oynamaları sayesinde, oyunu yığınlardan daha iyi oynadıkları için o yığınlara kıyasla bir üstünlük taslama lüksüne sahip olanların karşısında mağlup olan Koreliler, Go oyununun yerine satrancı getirmeye kalkana direnirler.

Çünkü…

Sayısız faktör var. Bir defa Go oyunun yarattığı bir ekonomi var. Oyunu yeterince iyi oynayamayan birileri, o oyunu seyretmek isteyen milyonlara bir takım hizmetler satıyorlar ve karınlarını doyuruyorlar. Ama böyle tekil faktörlerle açıklamaya çalışmak hep eksik kalır. Mesele şu ki, Go oynanan bir toplumda olmakla… Kaldırımdan aşağı ne zaman adım atacakları hakkında güvenilir tahminlerde bulunabiliyorlar.

Culture matters.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin