Maruzat

Köy yanarken orospunun saçını taramasını andırıyor, Suriye’de kıyamet kopuyorken şu yazdıklarımı yazmam. Ama bence öyle değil.
Önce, izin verirseniz, laf kalabalığını ayıklayıp, şu son birkaç günde dediklerimi özetleyeyim.
Bir.
Yüz yıl, seksen yıl, kırk yıl öncesine kıyasla çok daha zengin olduğumuzu söylüyorum. Daha çok kalori tüketebiliyoruz, daha iyi giyinebiliyor, daha iyi barınaklarda yaşıyoruz. Evlerimizde elektrik, temiz su var. Hayatımıza, onun kalitesini artıran sayısız unsur girdi. Ama maddi zenginliğin bütün bunlardan daha mühim bir yanı var, boş vaktimiz arttı. Kendimize ve sevdiklerimize ayırabilecek daha çok zamanımız var. Daha sağlıklıyız ve saire… Bütün bu iyileşmelerden faydalanan nüfus da, nüfus oranı da dramatik bir biçimde arttı.
İki.
Benim açımdan sınıfsallık, mensup olunan sınıfın empoze ettiği sınırların insan tarafından içselleştirmesine yol açan hadisedir. Bir nevi otokontrol. O otokontrolün son dönemde gevşediğini, daha çok kişinin daha geniş hayaller kurabiliyor olduğunu söylüyorum. Hayalini kurmakla kalmıyor, ümit edebiliyoruz. Dolayısıyla harekete geçebiliyor, talep edebiliyoruz. Sözünü ettiğim genişleme en çok eğitim alanında belirginleşiyor gibi görünse de, daha çok kişi sanatçı, bilim insanı olabiliyor mesela. Sadece sayısal olarak değil, oransal olarak da…
Üç.
Siyaset alanına daha çok kişi, hem sayısal hem de oransal olarak daha çok kişi müdahil olabiliyor. Toplumların geleceği hakkındaki kararlarda, yüz, seksen, kırk yıl öncesine kıyasla daha çok kişi, daha müessir durumda.
Dört.
Ve nihayet, en zenginlerin zenginliği olağanüstü artsa da, geliştirilen ve hayatın kalitesini artıran hemen her yeni şeyin toplumun alt katmanlarına difüzyonu olağanüstü hızlandığı için, zenginlerin hayatı ile daha alt katmanlardaki hayatlar arasındaki reel fark azaldı.
***
Yukarıdaki tespitlere yaslanıp, “hadi hep birlikte kutlayalım, bayram edelim” filan demiyorum. “Her şey yolunda, daha ne istiyorsunuz, tadını çıkarın ve kanaat edin” hiç demiyorum. Çok sıkıntımız var, farkındayım.
E, derdim ne?
Bizi buraya getiren araçların, buradan ileri götüremeyeceğini düşünüyorum.
Bundan kırk yıl önce sosyalist olan birine, sosyalizmin ne olduğunu bilerek sosyalist olmuş olan birine, “kırk yıl sonra dünya şöyle olacak” denseydi ve yukarıda sözünü ettiğim dört maddeyi özetleyen rakamlar verilseydi, “e, demek ki dünyada sosyalizm yaygınlaşmış” derdi. Biz buraya sosyalist rejimlerle gelmedik ama ağırlıklı olarak sosyalist eğilimleri olan bir entelijansiyanın zihinsel emeklerine çok şey borçluyuz.
Şimdi yeni şeylere —isterseniz ona yeni sosyalizm deyin— ihtiyacımız var. Ve tam da bu safhada, kendilerine sosyalist diyenler, yeni şeylerin üretiminden caymış, eskinin ihyasını talep eder ve/veya mızmızlanır haldeler. Geçen gün kullandığım metafora müracaat edecek olursam, yeni bir müzik tarzı lazım. Eski tarzın daha da derinden ağlayan nameleri ise en ihtiyaç duymadığımız şey.
Benim neslimden artık bir şey beklemediğimi daha önce yazdıklarımdan tahmin etmek müşkül değil. Kısa süre önce yazdığım gibi, bizim nesil sağlıklı ve faal ve bu da yeni bir demografiye sebep oldu. Ruhen ve zihnen yaşlanmış, çok hızla değişen dünyayı idrak etmekte son derece başarısız olan bir nesil, arkadan gelenlerin önünü tıkıyor, bir manada izdivacına mani oluyor. Burada iş yeni nesle düşüyor —hep olduğu gibi. Mesele şu ki, bizim neslin kıyamet çağıran ağıtları, yeni nesli de zehirliyor. Bütün bu yazdıklarımı, onlara, “bakmayın siz bize” demek için yazıyor olabilirim, bilemiyorum. Bizim neslimize mensup olanlar her ne derlerse desinler, dünya bizim zamanımızda şimdikinden çok daha kötüydü. Her manada…
Gazete Duvar’da Mühdan Sağlam, Sennett’le bir söyleşi yapmış. Sennett’in her dediğine katıldığımı söyleyemem. Ama dünyanın nasıl bir yer olduğu hususunda da, şimdi nasıl bir yere geldiğimiz hususunda da, buradan itibaren nasıl yol alamayacağımız hususunda da kolaylıkla mutabık kalabiliriz gibi geldi.
Bize —yani insanlığa— yeni bir siyaset tarzı lazım. Bizi kasıyor olan şey, hemen her hususta olağanüstü değişmiş olan bir dünyada siyaset teknolojisinin aşırı geri kalmış olması. Hem mevzuatı itibariyle ve hem de —son dönemde ciddi bir genişleme sergilese de yetersiz kalan— vokabüleri ve kavram haritası itibariyle… Burada ekstra bir mesele daha olduğunu düşünüyorum, yeni olan şeylerin hemen hepsi anonim. Dolayısıyla yeni siyaset tarzının da anonim olarak geliştirilmesi gerekiyor gibi geliyor bana.
Ama önce korkunun ve kaygının yerine ümidi, geçmişe özlemin yerine geleceğe inancı, insandan nefret yerine insan türüne saygı ve sevgiyi koymak gerekiyor. Daha önce söylemiş olmalıyım, insan türünün —veya bir grubunun veya herhangi bir tekinin— saygı ve sevgi görmesi için kusursuz olması icap etmiyor diye düşünüyorum.
Ve…
Buraya nereden geldiğimizi, nereye geldiğimizi daha iyi bilirsek, geldiğimiz yerin haritasını daha gerçeğe sadık bir biçimde çıkarabilirsek, bir ihtimal, yaşadığımız sıkıntıları aşmakta daha başarılı olabiliriz diye de bir varsayımım var. Çok iş başardığımızı teslim edersek yani… Kusurlu insanların kusurlu organizasyonları ile…
Bir de şu var… Erdoğanlar, Trumplar, Bahçeliler, Kılıçdaroğlular, bırakın bizi sevmeyi kendilerini bile sevmeyen, sadece oturdukları koltukları seven insanlar, bize düşmanlar. Düşmanlıklarını gizlemiyorlar. Onları teşhis etmek kolay, yenmek de zannedildiğinden daha kolay diye düşünüyorum. Yenemiyoruz çünkü… “Biz de onlara karşıyız, sizin yanınızdayız” diyen, ama esasında sadece kendilerine ve manasız olan —manasızlığı defaatle ispatlanmış olan— teorilerine âşık olanlar elimize, raf ömrünü çoktan tamamlamış cephaneleri tutuşturuyorlar. Veya bizi olmayan düşmanlara —popülizme, küreselleşmeye, üst akla ve saire— yönlendiriyorlar. Veya —en fenası— ümidimizi, neşemizi, heyecanımızı, yani enerjimizi tüketiyorlar. Bağışıklık sistemimizin onları tanıması daha zor. Onlarla dövüşmesi daha da zor. Gibi geliyor bana…
Maruzatım budur.