Nereden Nereye!

Claire Fox’un “Bunu Hâlâ İncitici Buluyorum” kitabının kapağı.

1970’lerin ilk yarısında olmalı, bir roman okumuştum. Nasıl etkilendiğim hesaba katılırsa, romanın da, yazarının da adını hatırlamıyor olmam tuhaf.

Mevzu ABD kırsalında geçiyordu. Ana yollardan uzak bir köyde… İlk anda bakıldığında, tamamen kendisine yeten köy, dönemin ruhuna uygun bir tür cennetti. O dönemlerde sosyolojik adalarda, içinde yaşadığımız biçimsiz sosyal düzenin alternatifini yaratmak ve o alternatif dünyada ebedi mutluluk içinde yaşamak hayali bugünkü versiyonları ile kıyaslanmayacak kadar yaygındı. O hayali kuranlar, başka türlü bir sosyal düzenin mümkün olduğu hususunda da, o düzeni birkaç fırça darbesiyle çizebilecekleri hususunda da, bugünkü muadilleri ile kıyaslanmayacak kadar kendilerinden emin idiler.

Romandaki köy de, aha işte tam da öyle bir hayali kışkırtıyordu. Nerdeyse tümüyle izole ama her şeyleri de var. Mümbit bir bölgede, kimse kendilerine ilişmeden, kimse onların kaynaklarına ortak olmaya kalkmadan, kimse o kaynakları endüstrileştirmeye teşebbüs etmeden… Ve elbette onlar da dışarıya ilişmeden, görünmeden, sahip olduklarından fazlasını talep etmeden…

Derken, yanlış hatırlamıyorsam bir yerlerde bir ceset bulunuyor, mevzua federaller bulaşıyor. Köyün asude hayatını etkilemeye de kıyamayan görevliler, olabildiği kadarıyla etkileşime girmeden esrarı aydınlatmaya çalışıyorlar ve… Araştırma derinleştikçe, işlerin köyün içinde, hiç de dışarıdan göründüğü gibi yürümediğini adım adım idrak ediyoruz.

Roman etkileyiciydi. Zorbalığın, şiddetin, her türlü ahlaksızlığın, kendisini bir ada olarak dünyadan izole etme iradesinden nasıl adım adım zuhur ettiğini hissetmiştim. Doğal hayat denen şeyin hiç de doğal olmadığını, bir bölgenin sosyal çevresinden koptuğunda/koparıldığında doğallığını da yitirdiğini hissediyordunuz.

O dönemde bugünkü kavram haritam henüz yoktu. Fazladan, içinde yaşadığımız sosyal düzen bana da ziyadesiyle biçimsiz görünüyordu ve şöyle kafa dengi birileri bir araya gelsek, yeterince imkânımız da olsa, dört başı mamur bir sosyal düzeni pekâlâ inşa edebilirmişiz gibi görünüyordu. Her şeyi şu ötekiler, bizi sömürmeye yeminli olan alçaklar bozuyordu. Her kimlerse onlar…

“Her şeyi bozan alçaklar” öznesinin çağrıştırdıklarını, benzeri ifadelerin şimdiki çağrışımlarıyla karıştırmamak gerekiyor. O yıllarda dönemin ruhu öyleydi ki, çekip gidip bir yerde onlardan bağımsız bir dünya kurabilirdik. Onlar da avuçlarını yalarlardı.

Dünyanın dört bir yanında, hemen herkesin paylaştığı bir haletiruhiyeden söz ediyorum. Hepimiz, bize sorulmadan inşa edilmiş bir makinenin dişlileri idik bir yandan ama bize sorulsa, bir sorulsa, çok daha sürtünmesiz işleyecek bir başka makine tasarlayabilir ve işletebilir olduğumuzdan emindik. Romanı okumuş ve etkilenmiştim ama onu bu genel ruh haline bir itiraz olarak değerlendirmemiştim. Şimdi anlıyorum ki —veya şimdi birden bana öyle geldi ki— öyleymiş.

***

Şu kar taneleri tanımlamasını öğrendiğimde, etrafında dolaşan yorumları didiklerken, yetiştiğimiz dünya ile içinde yaşıyor olduğumuz dünyanın arasındaki farkların büyüklüğü beni irkiltti. Emekli maaşımı bağlatırken genç bankacı hanım, “e, hocam artık bir sahil kasabasına yerleşir domates yetiştirirsiniz” demişti birkaç yıl önce. Gülmüştüm, “herkes sahiden öyle mi yapıyor” diye sorunca, “ne bileyim” diye kikirdemişti, “öyle yapacaklarını söylüyorlar”.

Akranlarım hep, evet, öyle söylüyorlar. Pek azı yapıyor. Yapanların yaptığı da, itiraf edersiniz ki, 70’lere kadar sürmüş olan o alternatif bir sosyal düzen inşa etme hayalinden pek uzak. “Gidelim, becerilemeyeni becerelim” gibi bir şey değil, olsa olsa “alternatifini beceremedik bari itiraz ettiğimiz şeyden bireysel olarak uzaklaşalım”. Onların bile büyük bölümü, birkaç yıllık bir mahrumiyetten sonra geri dönüyorlar.

Neden?

İnsanın doğal çevresi —birkaç defa değinmiş olmalıyım— diğer insanlardır. Bir defa insan doğal bir şey. İkincisi, insanın yaşadıklarını, insan-dışı tabiattan çok daha fazla etkiliyor diğer insanlar. Kasabalarda bile öyle, bırakın devasa şehirleri. Yaşadığımız yerde bir deprem olduğunda, aniden ve aşırı yağışa maruz kaldığımızda, kış çok soğuk veya yaz çok sıcak geçtiğinde etkilenmiyor değiliz. Mesela günler kısaldığında, aynı saatte kalksak bile havanın henüz aydınlanmamış olması yüzünden depresif eğilimlerimiz artıyor.

Ama insan-dışı tabii faktörlerin tayin ediciliği avcı-toplayıcılıktan tarıma geçişle birlikte gerilemeye başladı ve gerileme son dönemde olağanüstü hızlandı. Şimdi mesela —sadece gençler için değil, hemen herkes için— en göze alınamaz felaketlerden biri şarjımızın bitmesi ve/veya nete erişemeyecek olmamız. Çünkü insanları kaybedeceğiz.

Bir yandan söylemlerde insan türünden nefret, muhtemelen insanlık tarihinde görülmemiş ölçüde şiddetlendi. Öte yandan hemen herkesin insan çevresi daha tayin edici olup duruyor.

***

Kar tanelerine döneyim.

Britanya’nın en prestijli sanat yarışmasında ödül, finale kalan bütün katılanlar arasında paylaştırılmış mesela. Ödülün paylaştırılmasına fena halde sinirlenip, “politik doğruculuk zıvanadan çıktı” diyenler varmış ama CNN diyor ki, “eğer karar sizi kızdırmadıysa, muhtemelen bir kar tanesisiniz.” Anlıyoruz ki, en azından bazılarına göre kar tanesi neslinin özelliklerinden biri, yarışmaları tiksindirici bulmaları. Yarışılırsa birileri kazanacak. Kazanan varsa kaybedenler olacak. Üzülecekler. Yazık.

Kar tanelerinin ayırıcı özelliklerinden biri, sahip olduklarına inandıkları hakları konusunda tavizsizlikleri imiş. Tavizsiz olup ne yapıyorlarmış? Mesela üniversitelerde güvenli bölgeler talep ediyorlarmış —söylediklerine kimsenin itiraz edemeyeceği bölgeler. Yani? Alternatif bir sosyal düzen inşa etmek değil dertleri, içinde kendilerinin yaşayabileceği baloncuklar talep ediyorlar. Onu da bir sahil kasabasına giderek değil, hemen burada, yaşadıkları yerde talep ediyorlar. Kendileri kurmaya ve hatta kaçmaya razı değiller, hakları var, otoriteden onu talep ediyorlar.

Kendi haletiruhiyeleri her şeyden önemliymiş ve herkesin de onların haletiruhiyesine hassas olması gerektiğinden şüpheleri yokmuş. Ama o haletiruhiye de ziyadesiyle kırılgan görünüyor. Kendileri gibi düşünmeyenlerin düşüncelerini dile getirdiklerine şahit olduklarında, gözyaşlarına boğuluyorlarmış —karşı argümanlar öne sürüp tartışmak yerine. Her nesil kendi hesabına bazı şeyleri tehdit olarak görüyor olsa da, bu yeni nesil hemen her şeyden nem kapıyor ve her şeyi münhasıran kendilerine yönelik bir tehdit olarak algılıyorlarmış.

İşin belki de en tatsız tarafı, her şeyde tehdit edici bir yan bulabiliyor olan kar taneleri, çeteleşerek, hoşlarına gitmeyen fikirlerin dile getirilmesine mani olma hakkını da kendilerinde görüyorlarmış. Bir konferansta konuşmacıyı alkışlamanın bile —travma yaratabileceği gerekçesiyle— yasaklanmasını talep edebiliyorlarmış.

Claire Fox, Bunu İncitici Buluyorum! (I Find That Offensive!) adıyla bir kitap yazmış, kar tanelerinin tutumlarıyla eğlenmiş. Ama kendileriyle eğlenilmesine bile gerek kalmadan, kendilerine kar taneleri denmesinden bile inciniyorlarmış —deyimin bir tür duygusal/mental zayıflığı ima ettiği gerekçesiyle.

Mesele, galiba sadece yeni nesille sınırlı da değil. Havada yeni bir şeyler var besbelli. Çünkü kar taneleri, bir yandan da, kendilerine hitaben “ah bizim zamanımızda…” ibaresiyle başlayan cümleler kurulduğunda “OK boomer (haklısın yaşlı)” cevabını veriyorlar ve kendi işlerine dönüyorlarmış ve… Kendilerine böyle hitap edildiğinde boomerlar (savaş sonrasında ani doğum patlaması sırasında doğmuş olanlar) da inciniyorlarmış —kendilerinin etiketlendiği gerekçesiyle.

***

Kar taneleri hakkında dediklerimi geçmiş zamanın rivayeti kipiyle yazdım ama ne geçmiş zamandan söz ediyorum ve ne de rivayete ihtiyaç var. Hepsinin benzerlerine öyle veya böyle şahidim.

Ben sokaklarda akranlarımla dövüşmedim. Pal Sokağının Çocuklarının yaşadıklarına benzer şeyleri yaşamadım, esasında şahit de olmadım. En azından İzmir’de, Güzelyalı’da, sokaklar çocukların akranlarına şiddetinden arınmışlardı. Bizim büyüklerimiz, herhalde, şartlardan memnunlardı, çocukları daha emniyette diye ama acaba akıllarından geçmemiş midir “ulan bunlar böyle çıtkırıldım büyüyorlar, kendilerini nasıl koruyacaklar” diye…

Demem o ki, belki de kar tanelerinin dünyasında karşı fikirlerle muhatap olma ihtimalleri iyice sınırlanacak, incitici buldukları şeyler seyrelecek. Dünya, yani sosyal dünya, yani tabii çevreleri, bizim aşırı kırılganlık olarak değerlendirdiğimiz hallerini hiç test etmeyecek. Olabilir mi? Kim bilir! Öyle bir dünya sürdürülebilir bir dünya olabilir mi? Kim bilir!

Ben başa döneyim.

Gençliğimizde, alternatif sosyal düzenler kurulabileceğini, bizim de kurabileceğimizi düşünüyorduk. Birçok kişi denedi. Sayısız biçimlerde komünler kuruldu. Her birinin kendince eşitlikçi iddiaları vardı ve eşitliği sağlamak için kendince kuralları. Hemen hepsinde aile karşıtı bir şeyler vardı, çocuklar mesela komünün ortak çocukları olacaklardı, filan. Sıfırdan, hammaddeden, hammaddeyi aklımıza göre yeniden örgütleyerek ancak inşa edilebilirdi içinde yaşanabilir toplumlar. Bugüne kadar yaşanmış ne varsa hepsini inkâr ederek… Yaşanmışlıkları, birikmişi inkâr ettiğinizde neye yaslanacaksınız? Akla. Eşitlikçi, ailenin olmadığı, çevresinden soyutlanmış sosyal birimler akla uygun görünüyordu.

Şimdi kimseye pek öyle görünmüyor. Hanidir görünmüyor. Kimse böyle tuhaf sosyal deneylere teşebbüs etmiyor. Küçük komünlerde bağımsızlığını ilan edenler, onların iddialarının ete kemiğe bürünmüş hali olduğunu iddia eden Sovyetlere, Çin’e filan gitmeye kalkmadı. Yani, bir yanda küçük komünlerle yapılmak istenen, öte yanda devasa bir sosyal deney olarak, bütün dünyaya yayılma iddiasıyla gerçekleştiriliyordu. Ama ikisi birbirine karışmadı.

Sonra, anlaşılan o ki, muazzam bir kayma yaşandı ve toplumların tarihselliğini inkâr etmeden onları usulca değiştirmek daha akıllıca görünmeye başladı. Tarihi sıfırlayıp yeniden başlamak yerine, tarihe eklemlenecek, onun güzergahını istediğimiz istikamete kaydıracak politikalar… Sonra —ona da gücümüzün yetmeyeceğini idrak ettiğimizde— ya şehrin içinde birbirimize yanaştık veya sahillere kaçtık. Artık herkes için çözüm üretmekten caymış mıydık? Herhalde hayallerimiz aynıydı ama artık gerçekleştirilebilir gibi görünmüyordu.

Aha bizi yol boyunca böyle değiştirenler nelerse, bu çocukları yapan da aynı eğilim.

Bir tek nesilde tarihin bizden talep ettiklerinin nasıl değişip durduğuna bakar mısınız! İnsanlık tarihinin bugüne kadarki en heyecan verici döneminde yaşadığımızı iddia ediyorum ve bana kızıyorlar.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin