Oyunda Olmak

Gençler hatırlamaz ama Beşiktaş’ın uzunca bir dönem boyunca Gordon Milne adında bir İngiliz teknik adamı oldu. Başkan Seba ile iyi bir eküri idiler, sanki birbirleri için —ve ikisi birlikte Beşiktaş için— yaratılmış gibiydiler. İstatistikleri harikaydı ama benim zatıâlileriyle yıldızım pek barışık değildi. Bana öyle görünüyordu ki, kafasında makine gibi çalışacak bir takım var. Bütün mesaisini, elindeki oyuncuların orasını burasını törpüleyerek o makinenin parçaları olmalarını sağlamaya tahsis etmiş. Esnekliği yoktu yani. Elindeki malzemeden iyi bir şey yapmaya çalışan bir bricoleur olmaktan ziyade, yapmaya çalıştığına uygun malzeme üretmeye çalışan bir mühendis idi.
Neyse, hatırlatmak istediğim başka. İkincilikle bitirilen bir sezonun ardından Milne ile bir röportaj yapılmıştı ve Milne kendisinden memnun, muradına ermiş görünüyordu — vazifesini bihakkın yerine getirmiş olduğuna inanan biri gibi. “Son haftaya kadar yarışın içinde kaldık” dedi bir yerde mealen, “Beşiktaş taraftarının bütün sezon boyunca heyecan duymasını sağladık.”
Yumruk yemiş gibi oldum.
Futbolun şampiyon olmak için oynanmadığını biliyordum —başkaları da “canım sadece bir takım şampiyon oluyor” gibi ifadelerle bunu bir biçimde dile getiriyorlardı. Ama meselenin Milne’nin yaptığı kadar veciz bir biçimde dile getirildiğini işitmemiştim. E, evet. Şampiyon olma ümidin sürüyorsa, havlu atmamışsan, oyunda kalmışsan… Mesele budur.
Gençtim. Ama kafam az çok şimdiki gibi çalışıyordu ki, “bu lafı neden biz edemiyoruz da İngiliz’in biri edebiliyor” diye düşünmüştüm. Yani fark Milne’nin kişiliğinden mi, yoksa içinde yetiştiği kültürden mi kaynaklanıyordu diye merak etmiştim. Vardığım neticeyi şöyle özetleyebilirim: Herhalde bütün İngiliz futbol adamları Milne gibi değildi ama Milne gibi olabilmek için İngiliz olmak —en azından Türk olmamak— gerekiyordu. Culture matters.
Türkiye’nin derdi, oyunda olmamak.
***
Alper Görmüş Serbestiyet’te, dava siyasetine karşı yeni bir tarz-ı siyaset belirdiğinden söz etmiş. Türkiye’nin lüzumundan çok sıcak olduğundan, büyük anlatıların Türkiye’yi ve dünyayı ziyadesiyle kastığından filan ben de çok dem vurdum. Öte yandan, Erdoğan ve şürekâsının başlangıçta dava siyaseti yapmadıkları filan gibi tespitlere hiç katılmıyorum. DP’nin ilk döneminin, AP’nin, ANAP’ın ilk dönemlerinin dava siyasetine mesafesi, AKP’nin ilk dönemindekinden çok daha büyüktü. Dolayısıyla dava siyasetinde teneffüs aralarından söz edilecekse o kadar da yoksul değiliz, AKP’nin ilk dönemlerine hiç muhtaç değiliz.
Meselenin teknik bir boyutu var ki, teferruatıyla analiz gerektiriyor. Teferruatsızından söyleyecek olursak diyebiliriz ki —daha önce muhtelif biçimlerde değinmeye çalıştım— tercih yapmak başka, tercihlerinin neticeleriyle yaşamak başka. İnsanlar muhtelif varsayımlarla belirli tercihler yaparlar. Yapmak zorundadırlar. Her yapılan tercih, hesapta olmayan yan ürünlere sebep olur. Yan ürünler, çok zaman, ürünlerden daha müessirdir. Filanca yere varmak için yola çıkarsınız, varırsınız. Ama yolda benzininiz biter, yorulursunuz, filan. Vardığınız yer, tahmin ettiğiniz gibi bir yer değildir, mesela diğer her şey tam da hayal ettiğiniz gibi olsa da, su yoktur. Su yokluğu ise sürdürülebilir değildir. Ama oradan yeniden yola düşmek için de imkânlar daralmıştır ve saire. Bu duruma düşen bir siyasetçi ise, müracaat edebileceği en kestirme çözüm, dava siyasetidir —bağlantıyı kurmayı size bırakıyorum.
Meselenin teknik boyutunun bir başka teknik yanı daha var. Eğer bir siyasetçinin bizi götürdüğü yerden memnun değilsek, mesela su yoksa, bizi su olan bir yere götüreceğini tahmin ettiğimiz bir başkasını onun yerine getirmek de bir çözüm. İçinde yaşadığımız sistemin esas varsayımı da zaten, öyle olacağı, öyle yapacağımız. Ama o siyasetçiyi değiştireceğimizi o bizden önce hisseder. Eğer mekanizma iktidarı ele geçirenin elini güçlendiriyorsa, gitmemenin imkânları varsa… Dava siyaseti.
Ama…
Meselenin teknik boyutlarının dışında, bir de sosyal boyutu var: Türkiye oyunda oyuncu değil, en azından olmayı kendisine yakıştıracağı kadar yıldız bir oyuncu değil. Yani kendisini toplum öyle hissediyor. Tribünlerden hak ettiği alkışı alamadığını hissediyor. İstiyor ki sahaya çıktığında, adı anons edildiğinde, bütün tribünler onu çılgınca alkışlasın. Teknik direktör onu kenarda oturttuğunda, şöyle devasa bir homurtu yükselsin, filan.
Bu duygu sadece sağ diye adlandırılan kesimlerde yaygın olan bir duygu değil —hatta sağ kesimlerin daha gerçekçi olduğu, daha ufak rollere razılık gösterebileceği bile söylenebilir. Türkiye’nin özellikle okumuş çocukları memleketin hallerinden rahatsızlar. Okullar, başka birçok şeyin yanı sıra, biliyormuşluk zannı da üretiyor. Yani? Dünya klasmanında bir üst lige terfi etmenin formülünün biliniyormuş olduğunu ve okullarda okuyanların da onu öğrenmiş olduklarını zannediyor memleketimin insanlarının büyük bölümü. (“O halde okulları kapatalım” filan diyor değilim, belirteyim de…)
Biliniyor ama yapılamıyorsa? Ya memlekete vaziyet edenler bilenlerden değildirler veya… Haindirler.
Netice itibariyle toplumun iki kesimi, karşılıklı olarak birbiri hakkında bu kanaatleri —bilmiyorlar veya hainler kanaatlerini— üreterek geldi. Kimse kestirmeden lig atlanamayacağını düşünmek zorunda kalmadı.
Özetle: (a) Bir simya formülünün mevcudiyetinden şüphe edilmedi. (b) Hatta bakırı altın yapma işi o kadar mümkün görünüyordu/görünüyor ki, uğraşılan sanatın simya olduğu bile akla gelmedi. (c) Formül denendi, başarısız oldu. (d) Dava…
Babacan’ın ciddi bir şansı olabileceğine —şimdilik— ihtimal vermiyorum. Ama mesela laboratuvarın anahtarını eline geçirebilirse İmamoğlu için de kader çok farklı olmayacak diye düşünüyorum.
***
Buraya bir parantez açmak gerekebilir. 35 yaş altı gençlerin dünya ve Türkiye ile ilişkileri farklı. Birçok bakımdan farklı ama benim burada sözünü ettiğim hususta da özellikle farklı gibi görünüyor. Yukarıdaki terimlerle söyleyecek olursam, sanki bakırı altın yapmak gibi takıntıları olmadığını söyleyebilirim. (Bakırın altın yapılamayacağını düşünüyor olduklarını zannetmiyorum ama bakıra da razı gibiler yani.) Dolayısıyla yeni nesil siyasetçilerin önünde farklı bir imkân varmış gibi görünüyor.
Ama yine de…
Türkiye’nin oyunda olmaması, oyunda kalmaması bir sıkıntı kaynağı olacaktır. Bana öyle geliyor. Siyasetçi, Türkiye’nin insanlarına “oyundayız” duygusu geçirmeli ve o duyguyu muhafaza etmeli diye düşünüyorum —bu da benim yaşlı olmamdan, eski kavramların döküntülerini olsun muhafaza ediyor olmamdan, muhafaza ettiğimin bile farkında olmadan muhafaza ediyor olmamdan kaynaklanıyor olabilir, bilemem.
Türkiye kendisini hangi şartlarda oyunda hissedebilir?
Kendisini andıran ülkelerden, Arjantin’den, Brezilya’dan ama bilhassa İran, Mısır, Avusturya gibi ülkelerden nispeten de olsa daha yüksek performans göstererek ve bu performans farkının kalıcı ve yapısal olduğu duygusunu üreterek olabilir mesela…
Veya…
Toplum oyunun seyircisi olmaktan çıkarılıp oyuncusu haline getirilebilirse, “a simya mümkün değilmiş, biz kendimiz yaptık ve o kadar da kolay değilmiş” duygusu topluma yayılabilirse de olabilir. Toplumsal kesimler diğer kesimlerle mücadelelerini siyasetçilerin üzerinden değil, doğrudan sahada birbirlerine karşı verebilirlerse, bu hal, zaten herkesi yoracağı için, herkese tatmin sağlayabilir.
Daha önce sıklıkla verdiğim misalle söyleyecek olursam, minareleri düzeltmek için urganları çekenlerden olursa insanlar, minareler düzelmez ama herkes yorulduğu için minarelerin düzeldiği zannı üretilebilir.
Oyunda olmak, bence, mühimdir.