Şehirlilerin Başkaldırısı

Soli Özel T24’te kentli başkaldırının geri döndüğüne işaret etmiş.
“Evet, berbat bir dünyada, berbat bir dünyanın berbat bir döneminde yaşıyoruz ama yine de ümitsiz olmayalım” havasındaki yazıdan şu tespitleri alıntılayalım:
“Bugün Şili’den Cezayir’e,
Hong Kong’tan Lübnan’a, Sudan’dan Katalonya’ya bir isyan dalgası ortalığı kasıp
kavuruyor. 2006-2014 arasında yaşadığımız, dünya ekonomik krizinden sonra
yoğunlaşan ve aralarında Gezi’yi de sayacağımız kentli başkaldırı hareketleri
geri gelmiş gibi duruyor. Geçen sefer siyasi gündem, talep, liderlik olmaması
nedeniyle sonuç alamayan hareketler bu kez daha güçlü gibiler. Sudan gibi
1985’ten beri kendi halkının Darfur’da yaşayan Afrikalı kesimine soykırım
yapabilen askeri ve İslamcı rejim altında yaşayan bu ülkede kimsenin
beklemediği şekilde sivil yönetime geçilebildi. Bir zamanlar Türkiye’nin makbul
ziyaretçilerinden olan soykırımcı Ömer el Beşir devrildi ve istiflediği onca
parayı harcayamayacağı bir hapishaneye yerleştirildi.
“Çürümüş bir askeri yönetimin bağımsızlıktan beri iktidarı
bırakmadığı, en az 150 bin kişinin öldüğü vahşi bir iç savaşı atlatmış,
halkıyla alay eder gibi yarı ölü bir yaşlı adamı Cumhurbaşkanı adayı
gösterebilen yöneticilerin ülkesi Cezayir’de sokak gösterileri aylardır
durulmuyor. Şili’de metro biletlerinin fiyatı artırıldığından, Lübnan’da
WhatsApp mesajlarına vergi konduğundan, Katalunya’da siyasetçiler hapse
atıldığından, kitleler her şeyi göze alıp direniyor.”
***
Yazıdaki ruh durumunun anahtarı, bence, “geçen sefer siyasi gündem, talep, liderlik olmaması nedeniyle sonuç alamayan” ifadesinde yatıyor. Ne olsaydı sonuç alınmış olacaktı? Özel’in bir dünya tasavvuru, hayal ettiği bir dünya var ve sözünü ettiği hareketler o dünyanın gerçekleşmesine yol açmadı. Herhalde böyle düşünebiliriz.
Benim açımdan, sözü edilen hareketlerin hepsinden sonuç alındı. Her biri, hem kendisine katılanları ve hem de dünyayı değiştirdi. Alınan sonuç benim istediğim sonuç mu? Benim dünya ile, böyle bir soruyu sormayı manalı kılacak bir ilişkim yok. Bir dünyaya geldim. Burada ne yapılabilir diye sormak manalı.
Bir futbolcu olduğunuzu düşünün. Fenerbahçe’ye transfer oldunuz. “Ah Barcelona’ya transfer olsaydım” deyip durmanın bir manası yok. “Bütün takımlar Barcelona gibi olsaydı” demenin hele, hiç manası yok. Fenerbahçe’de formayı kapmak için ne yapmanız lazım, formayı kaptıktan sonra takıma katkı yapmak için, kendinizi geliştirmek için ne yapmanız lazım? Hayata dair manalı soruların bunlar olduğunu düşünüyorum.
Eh, bizim nesil artık son kontratlarını yapıyor. Dolayısıyla “bak yine Barcelona olmadı” diye hayıflanmak anlaşılır bir hal. Ama 2006-14 arasında sokağa çıkanlar da, şimdi sokaklarda boy gösterenler de, ağırlıklı olarak gençler. Eğer bir gün Barcelona’da oynama hayalleri varsa da, esas olarak, şimdi, bulundukları takımda formayı kapmak derdindeler.
Ve zaten esas mesele de dünyanın Özel’in hayal ettiği gibi bir dünya olmamasından kaynaklanmıyor. Esas mesele, bütün dünyada kadroların aşırı şişmiş olmasından ve teknik direktörlerin dünyanın hallerini idrak edemiyor olmasından kaynaklanıyor.
Kadronun aşırı şişmiş olması derken kastım, dünyanın düne kıyasla çok daha demokratik olması. Yani basıklaşmış olması. 1950’lerde Lübnan’da yaşayan bir gencin kendi ömrü içinde Fransa’daki akranıyla aynı şartlara sahip olabileceğine inancı yoktu. Varsa, ancak bir devrimle olabilirdi. Ya tutarsa! Şimdi şartlar aynı değil.
Elbette bir Lübnanlı genç ile Fransız akranı arasında hâlâ anlamlı farklar var. Birisinden WhatsApp için bile vergi talep edilirken, diğeri ücretsiz İnternet kullanabiliyor. Ama ikisi de aynı İnternet’e erişiyor. 1970’lerde bizim için dünya, tek taraflı bir aynaydı. Biz bir tarafında hapsedilmiştik ve aynanın öte yanını göremiyorduk. Öteki tarafta olanların bizim her hareketimizi seyrediyor olduğunu, bizim hakkımızda kusursuz bilgiye sahip olduklarını vehmediyorduk.
Bilgimiz yanlıştı. Gerçeklik öyle değildi. Ama gerçeklik, gerçekliğin yanı sıra, gerçekliğin nasıl algılandığıdır da… Bugün dünyanın dört bir yanında başkaldıran gençlerin bizimki gibi bir dünya tasavvuru yok. Aynanın öte yanından gözlendiklerini vehmediyor değiller.
Evet, tek taraflı aynalar değilse de toplumları ikiye bölen muhtelif bariyerler var. Mesela Fransa’daki gençler de multimilyarderlerin, kendilerinin erişemeyecekleri bir yerlerde olduğunu hissediyorlar. Ama mesele şu ki, zaten o multimilyarderlerin arasına girmek, onların dünyasında olmak gibi bir talepleri de yok.
Dolayısıyla dünyayı ırgalayan husus, Özel’in –ve genelde benim neslimin– vehmettiğinin aksine, kendi tecrübelerimizi günün şartlarına tercüme ederek “olsa olsa budur” dediğimiz şeyin aksine, eşitsizliği ortadan kaldırmak filan değil.
Pek nedir dertleri?
Dünyayı bölen duvarlardan biri de şehirliler ile kasabalılar arasındaki duvar. Şehirliler başkaldırıyor. Yani? Barcelona’da oynama hayalleri varsa da, lokal ligde bir takımda formayı kapmış, oynamaktan zevk alan, yedek kulübesine itilmekten korkan insanlar. Kendilerini iki türlü tehdit altında hissediyorlar.
Birincisi, oynadıkları ligin değer kaybetmesi. Dünyada görünürlüğünün kaybolması. İstanbul’da oynadıkları takımda oynuyor olmaktan memnun olsalar da, eğer başarabilirlerse dünyanın daha makbul liglerine transfer olma imkânlarını da saklı tutmak istiyorlar. Dolayısıyla oynadıkları ligin uluslararası lige entegre bir lig olması önemli. TFF’nin UEFA’ya bağlı olması, Türkiye takımlarının UEFA organizasyonlarında mücadele edebilmesi mühim. Kasabalı kalabalıklar ise ligleri içe kapatma arzusundalar.
İkinci tehdit, şehirli gençlerin oynadıkları takımların kasabalılar tarafından istila edilmesi. Kulüp yönetimlerini ele geçiren kasabalıların, liyakate bakmaksızın, kendi yerlerine kasabalı oyuncuları kadroya almalarından rahatsızlar şehirli gençler.
Sokağa çıktıklarında yani, Özel’in zannettiği gibi, Özel’in gençliğinde yaptığı gibi, dünyayı, ligi, TFF’yi, UEFA’yı filan tanzim etme dertleri olduğundan çıkmadılar. Oyunda kalmak için çıktılar. Oynadılar. Yendiler. Öğrendiler. Şimdi de öyle yapıyorlar.
Bu bir oyun. Özel’in de yazının sonunda işaret ettiği gibi, uzun sürecek bir oyun. Ligin biçimsizliğini, filanca kulüp başkanının hıyarlığını, falanca teknik direktörün kofluğunu filan kafaya takmak yerine daha iyi oynamaya odaklanılırsa, şehirli gençlerin haletiruhiyesini anlamak kolaylaşır diye düşünüyorum. Bugünkü maçta sahada olmak, iyi oynamak, alkış almak, tadını çıkarmak telaşındalar. Hepsi o.
Ve bizim gençliğimizdekinden çok daha manalı bir hayat tasavvuru.
***
Mesele şurada düğümleniyor: İstanbullu bir gencin Paris’ten de görülebilir olmayı sürdürmesini sağlayan süreçler, Gümüşhaneli bir gencin İstanbul’dan görülebilir olmasını zorlaştırıyor. Kasabalılar İstanbul’dan görülebilir olma, Fenerbahçe’de oynama şansını kaybettiklerini hissettiklerinde de…
Hem Fenerbahçe’nin UEFA organizasyonlarına katılması imkânsızlaşsın, böylelikle Türkiye Kupasına odaklansın, Gümüşhanespor’la daha sık maç yapsın telaşındalar. Bir yandan da Fenerbahçe yönetimine adamını sokup Fenerbahçe’ye transfer olmak için başka yöntemler geliştirme pratiğini ürettiler.
Dünya ise bir yandan elitlerin eliti kulüpler üretiyor. Real Madrid hep dünyadaki futbolseverlerin takip ettiği bir kulüptü ama her yıl dünyada futbolseverlerin futbola ayırdıkları vakitten daha çok hisse alıyor. Dolayısıyla sınırlı sayıda kulüp, futbol pastasındaki paylarını ciddi ölçüde artırıyorlar.
Ama…
Başka bir eğilim de aynı anda işliyor. Norveç’in bir ikinci lig takımı Avrupa Liginde gruplara kalıp göz kamaştırıcı sonuçlar alabiliyor. UEFA kupalarına katılan kulüpler listesi, her yıl, çok sayıda yeni kulübün eklenmesiyle uzayıp gidiyor. Avrupa’nın dört bir yanında, “eğer doğru işler yaparsam lig atlarım” ümidi büyüyerek hayatta kalıyor.
Yani?
Her yıl çok sayıda kasabalı, şehirlileşiyor.
Bu da kendiliğinden olmuyor. Şehirlilerin, zaman zaman sokak gösterileri haline evrilen dirençleriyle gerçekleşiyor. Oyun yeni bir oyun değil yani, tıpkı futbol gibi, oynanıp duruyor.