Sri Lanka’dan Ne Öğrensek?

Alper Görmüş Sri Lanka’nın halini hatırlatmış. Yazısı “Hakiki bir akademimiz olsaydı Sri Lanka’ya mutlaka bakardı; fakat tabii ki bakmayacak” tespitiyle bitiyor.

Hakiki bir akademi nasıl bir şey olurdu ve mevzua nasıl bakardı, bilemiyorum. Hakiki veya değil bir akademinin olmadığına da, Türkiye’de kimsenin —ne akademinin ve ne de başka herhangi bir öznenin— mevzuu, ciddiyetinin hakkını vererek masaya yatırmayacağına da katılıyorum. Mevzu doğurgan, bereketli, Görmüş’ün Mithat Sancar’dan yaptığı alıntılardan da görüldüğü gibi Türkiye’nin muhtelif problemlerine ışık tutma ihtimali yüksek. Dolayısıyla kimse yapmasa da ben yapmak isterdim ama Sri Lanka hakkında konuşacak kadar malumat sahibi değilim. Hint alt kıtası hakkında sağlam bir fikrim olsa, çaktırmadan boğazı geçip Sri Lanka’yı da anlamışım gibi konuşmaktan da çekinmezdim ama o bile yok.

Ne var elimde? “Akademi”nin metodolojisi… Yani? Mesela kütle çekimini biliyoruz ya, onun evrensel olduğunu da biliyoruz ya, Sri Lanka’da bir kulenin tepesinden bırakılan bir taşın ne kadar zamanda yere düşeceğini hesaplayabiliriz. Bir işe yarar mı? Yaramasa da, Sri Lanka hakkında konuşmuş oluruz. Esasen Sri Lanka hakkında değil, kütle çekimi hakkında konuşmuş oluruz ama…

Mevzumuzda kütle çekimine tekabül eden husus “nihai çözüm”.

Şöyle bir şeyden söz ediyoruz yani. Bir toplum var, pek sağlıklı değil. Kendisini sağlıksız hissediyor yani. Muhtemelen yenilmiş, canı yanıyor. Bazen belki ani spazmlar geliyor. Zonkluyor bir yerleri. Filan. Derken bir “hekim” geliyor. Kendisini hekim olarak gören biri, diyelim. Kabiliyeti oranında muayeneler filan derken, bir teşhis koyuyor. Sonra da bir tedavi teklif ediyor. Ya şöyle avuç dolusu ilaç içilecek, veya şuradan kesilip şu parça —mesela karaciğerin veya beynin filanca bölümü— alınacak. Filan.

Her halükarda bünyenin —yani toplumun— dengesi bozuluyor. O ağrılı, sancılı, zonklamalı dönemde toplum, esasen, kendisi için daha ağrısız, sancısız bir hali arayan bir bütünlük. Şöyle oturursa ağrı hafifliyor mu ne! Veya şunları yemezse kaşıntılar azalıyor galiba. Dün bir saat kadar yüzmüştü, akşam daha iyi uyudu, acaba yüzme mi iyi geldi, güneş mi? Filan. Hekimin biri geldi, bir şeyler dedi, artık bütün bu “kafa yormalara” lüzum da kalmadı, imkân da…

Derdimi ifade edebildim mi, bilmiyorum.

Bir bünye, kendi unsurlarının her birinin kendi tecrübelerinin katılımıyla bir duruş, oturuş, yatış biçimi arar, bir beslenme rejimi arar, bir hayat tarzı arar. Veya… “Dışarıdan” birileri —esasen kendisini “dışarı” atmış içeriden birileri, kendisini muhtelif sebeplerle bünyeden “ayırmış” birileri—teşhis koyar, tedavi teklif eder. Bu durumda bünyenin şurasında değilse burasında “ama benim başka bir fikrim vardı” diyen “hücrelerde” stres artar. Dolayısıyla tedaviyi uygulayabilmek için zor kullanma ihtiyacı doğar. Zor kullanabilecek kadar “güçlü” bir merkez tesis edilmesi gerekir. Sonrasını tahmin etmek müşkül değil.

Derdimi ifade edebildim mi, bilmiyorum.

Ya bünyenin kendi “iç dinamikleri” ile bir çözüm arayacaksınız. Bünyenin bütün unsurlarının, en çok ağrıyan, sızlayan, can sıkan yerlerinin de katıldığı bir “biraz daha iyileşme” stratejiniz olacak. Veya elinde “mükemmel bünye” planı olan ve kendisini herkesten akıllı zanneden bir takım budalaların, bünyenin o mükemmel plana uymayan yerlerine müdahale etmesine maruz kalacaksınız.

Eh…

Dünyanın bütün toplumları, şu veya bu tarihte, mutasavver bir “mükemmel bünye” tasavvuru olan budalaların aşırı güç biriktirebildiği dönemler yaşadı. İlaçlarla zehirlendi, şurası burası kesildi. O toplumların hiçbiri, o dâhiyane tedavilerle iyileşmedi. Çünkü (a) o tedaviler zaten iyileştirici değildi, (b) “dışarıdan”, “yukarıdan”, “bir plana göre” yapılan müdahaleler, her daim toplumun hücrelerinin “susturulmasını” gerektirdiği için, “şöyle otursak ağrı hafifliyor mu” denmesini, esas iyileşme öznelerinin oyuna katılmasını imkânsızlaştırdı.

Sonra?

O ahmakları dâhiyane planlarıyla birlikte def edebilen toplumlar, oturuşlarını şöyle değiştirerek, beslenme alışkanlıklarını böyle değiştirerek filan… Biraz nefes almaya başladılar.

Türkiye için Sri Lanka’dan alınabilecek başka bir ders pek yok gibi geliyor bana. Kütle çekimi orada da, burada da aynı yani. Hepsi o. Nihai çözüm “fikri” kötüdür. Hepsi o.

Ve aziz memleketimde, herkesin nihai çözümleri var. Nevşin Mengü ve Ruşen Çakır mesela, birçok başkaları gibi, Tanju Özcan ve Ümit Özdağ gibiler susturulursa bir iyileşmenin mümkün olduğunu düşünüyor. Özcan ve Özdağ gibiler ise Mengü ve Çakır gibi “foncular” susturulursa… Sokaktan herhangi birini çevirip sorsanız, galip ihtimal, kimsenin susturulmasını talep etmeyecek. Ama birkaç milyon geri zekâlı, ellerinde bir “mükemmel toplum” planı, bakıyorlar şuradaki biri sokak köpeklerinden şikâyetçi, başlıyorlar yaygaraya. Elbette, mesela foncular “temizlendikten” sonra bitmeyecek proje, o daha başlangıç. (Hatırlatmakta fayda var, her birinin elinde bir mükemmel toplum planı var ama her biri diğerininkinden farklı.)

Yani meselemiz filanca şahıs veya falanca şahıs değil. Meselemiz “nihai çözüm”ün mümkün olduğu zannı. Eh, insanlık tarihi gösteriyor ki, toplumların içinde birilerinin —genellikle en geniş manasıyla “akademi”ye mensup birilerinin— “gösterişli” nihai çözüm projeleri imal edip sonra da onun pırıltısıyla baştan çıkmamasını garanti etmek mümkün değil. Yapılabilmiş olan şundan ibaret: Kimsenin eline, kendi zırvalarını hayata geçirmeye kalkacak kadar kudret vermemek.

Hepsi bu.