Stalin Diye Biri

Wikipedia’da gezinirken rastladım, Kruşçev anılarında Stalin için demiş ki (kendi tercümemle)…

“Stalin kendisiyle aynı fikirde olmayan herkesi ‘halkın düşmanı’ olarak tanımlardı. Onların eski düzeni ihya etmek istediklerini söyler, böylelikle ‘halkın düşmanları’ uluslararası reaksiyona bağlanırdı. Netice olarak birkaç yüz bin masum insan perişan oldu. O günlerde herkes korku içinde yaşadı. Herkes gecenin bir yarısında kapısının çalınabileceğini ve o kapı sesinin ölümcül olabileceğini bilerek yaşadı.”

Tanıdık geliyor mu?

Evinde oturup puzzle parçalarından bir puzzle’ı tamamlamaya çalışsa asla beceremeyecek bir yığın vasıfsız insan, başkentlerdeki görkemli saraylarda oturup, parçaları birer insan olan devasa bir puzzle’ı tamamlayabilecekleri vehmine kapıldılar.

Esas mesele nerede biliyor musunuz, puzzle yok.

Bir puzzle’ın mevcut olduğunu, dolayısıyla bir doğru çözümün —insanların doğru diziliminin— mevcut olduğunu kabul ettiğiniz anda, sizi temin ederim ki, gerisi çorap söküğü gibi gelir ve kendinizi ya (a) öyle bir sarayda bulmacayı çözerken ya (b) bulmacayı çözeni alkışlayıp meşrulaştırırken veya (c) kapısının çalınmasından korkarken bulursunuz.

Stalin sosyalist/komünist idi, bizimki dinci, öteki ülkücü, Hitler faşist. Listeye, her birisinin yanına sayısız isim ekleyebiliriz. Aralarındaki farkların zerre miskal ehemmiyeti yok. Doğru çözüm, doğru dizilim hakkındaki ön kabullerinin farklı olması herhangi bir şeyi değiştirmez. Bir tek gerçek problem var. Biz hepimiz, birbirimize göre pozisyonlarımızı belirleyip, acılarımızla, ümitlerimizle, hayallerimiz, hayal kırıklıklarımızla bir bütün mü meydana getiriyoruz, yoksa birileri bizi kafasına göre dizebiliyor mu?