Dün bıraktığım yere geleceğim. Ama biraz dolambaçlı bir yoldan… Süleyman döneminde Osmanlı, dünyanın belli başlı güçlerinden birincisi değilse, biriydi. Şüphesiz ki güçlü bir ordusu, demek ki o orduyu besleyebilecek serveti, demek ki o serveti sağlayacak geliri, demek ki verimli bir ekonomisi vardı. Şüphesiz ki bir önceki cümledeki her şey, Süleyman’ın çağdaşı olanlara kıyasla idi, yoksa
Uzun süredir, içimin kaldırmayacağı şeylere gözlerimi kapatıyorum. Bu hafta mesela, Fatih’te dört kardeşin intihar ettiği hadise hakkındaki haber başlıklarının altını hiç okumadım. Benzer şekilde Aksaray’da otistik çocuklarla ilgili haber başlıklarının altını da… Sırrı ilki hakkında değil ama ikincisi hakkında okumamı telkin etti. Bu sabah da, mide bulantımı bastırıp mesele hakkında malumat sahibi olma niyetiyle kaktım.
İmamoğlu’na manasız taarruzlar gerçekleştirildi ve yine post-truth analizleri patladı. T24’te Emre Tansu Keten’in, Lee McIntyre’nin kitabına gönderme yaptığı yazısı, yaygın “ne günlere kaldık, ah nerede eski güzel hakikat günleri” modelinden biraz farklılık gösteriyor gibi görünüyor. Biraz… Daha önce dedim, tekrarlamak gerekiyor: Hakikat sonrası yeni bir hal değil —Osmanlı’nın Kayı kökenleri, Edebali’nin Osman’a nasihati filan gibi
Meselenin basit arızalardan ibaret olmayıp protokollerin çökmesinden kaynaklandığını anladığımızda, anlayanlarımızın biri —veya bir kaçı bir araya gelerek— problemlerimizi çözebilecek mi? Elbette hayır. Protokollerin tanımı icabı hayır. Dünkü metafora dönecek olursak, 220 volt üzerinde mutabakat sağlanmış bir sistemde, şurada üretilen ve satın aldığınız bir cihaz 110 voltta çalışacak biçimde tasarlanmış, bu arada filanca sokağa 300 volt