Tevazu ve Vurdumduymazlık

New Yorklu biri, sosyal medyada aşağıdaki mesajı paylaşmış —kırık dökük tercümemle dikkatlerinize sunuyorum.

“Büyük bir değişim olacak gibi hissediyorduk. Berkeley’de öğrenciydim. 1968 yılıydı. Hepimiz insanların sadece şarkı söyleyip dans ederek yaşayabileceğini, bir ‘kurum insanı’ olma düşüncesinin tuzağına yakalanmamak gerektiğini düşünüyorduk. Bakış açımızı kendisine bağlayabileceğimiz birer şamandıra sağlayan bol miktarda parlak teorisyene sahiptik. Bize, fikirlerimizi müdafaa etmek için lazım olan araçları sağlıyorlardı.

“Ama orada da bir kibir vardı. O zavallı enayileri, her gün ofise giden ve dünyayı anlamayan o yaşlı jenerasyonu aydınlatacağımıza yürekten inanıyorduk. Onları düzeltecektik. Amerika’yı tamahkârlığından kurtaracaktık.

“Ama tamahkârlık aslında Amerika’ya has bir şey değildi. İnsana has bir şeydi. Bu ‘bana ver’, bu tuttuğunu kavrama hali. Bebeklerde bile görüyordunuz. Yaşlılarda da görüyordunuz. Biz öyleyiz. O biziz. Onu dizginleyebilirsiniz ama ortadan kaldıramazsınız. Ve bunu nihayet anladığımızda çoğumuz, ‘altmışlar çocukları’nın çoğu, depresyona girdi. Alkolün ve uyuşturucunun batağına saplandı.

“Ben de aynı yola girdim ta ki Pennsylvania’da yaşlı insanların yanında harika bir iş bulana kadar. Hepsi muhafazakâr demiryolu işçileriydi —o güne kadar problemin bir parçası olarak gördüğüm insanlar. Ama hepsi son derece arkadaş canlısı, iyi kalpli insanlardı. Onlarla vakit geçirmeyi sevdim. Beni kurtaran o iş oldu. Bir öğrenci olarak o güne kadar ‘iş’i, ancak teorik bir çerçevede düşünmüştüm. Toplumun alt sınıflara dayattığı bir mecburiyet olarak görüyordum. Ama bana amaç veren iş oldu. Beni insanlara bağladı. Beni teoriden özgürleştirdi.”

Kızım “dünyanın ta öbür ucundaki akranlarınız ile birbirinize ne kadar benziyormuşsunuz” mealinde bir takılmayla benimle paylaştı bu mesajı. Ben de “dünya küçük” mealinde bir karşı-takılmayla savuşturdum taarruzu…

***

New Yorklunun paylaşımında birkaç katman var. Hiçbirinin gözden kaçırılmaması gerekiyor.

Birincisi… Her bir insanın gençliğinin yetişkinliğinden farklı bir karakteri var. Çok da şık olmadığını teslim ederek, bir metaforla açıklamaya çalışayım. Hani dedektifimiz takip ettiği kişileri bir mahzene kadar kovalar ve fakat mahzene girdiğinde kimseyi bulamaz. Eline küçük bir çekiç alır ve kulağını yaklaştırıp duvarın muhtelif noktalarına çekiçle yavaşça vurur. Ne yaptığını anlamayız önce. Sonra birden… Bir noktada, diğer noktalardan farklı, daha gevşek bir ses gelir. Dedektifimizin gözleri parlar. Bulmuştur. Duvarın bu noktasının arkasında bir dehliz vardır.

Gençlik, hemen herkes için, elindeki çekiçle duvarlara vurma hali. Mesele şu ki, bizi çevreleyen duvarların yüzeyi fazla geniş, hiçbirimiz bütün mümkün noktaları yoklayacak kadar zaman bulamayız. Bir yerde, “hah işte, bu noktanın arkasında bir dehliz var, bizi buradan çıkaracak” kanaatine varır, duvarı delmeye —veya dehlize açılan gizli kapıyı bulmaya— çalışırız.

Dehlize girdiğimizde… Artık o bizi nereye götürürse…

Demem o ki, mahzende çaresiz bir biçimde bir dehliz arama işi ile dehlizi bulduktan sonra onun içinde yol alma hali birbirinden farklı yapısal özelliklere sahip. Yeryüzünde gelmiş geçmiş bütün nesiller için hayat, muhtemelen, böyle iki farklı safhaya sahipti —başkalarına çok daha bağımlı olduğumuz çocukluk ve yaşlılık safhalarını saymazsak.

Ancak…

Evrensel olan bu halin, nesilden nesle değişen şartları da var. Toplumun zenginliğine bağlı olarak, gençlik döneminin uzunluğu değişiyor mesela. Savaş görmüş neslin öyle çok deneme yapacak vakti yoktu, erkenden bir dehliz bulup içinde yürümek zorundaydılar. Ama onların çocukları, yani bizler, onların ürettiği zenginlik sayesinde, “buradan gelen sesi beğenmedim, bir de şurayı yoklayayım” deme lüksüne sahip olduk. Veya şimdi, bulduğu, açtığı ve girdiği dehlizde bütün bir ömür boyunca yürümek imkânsızlaştı. Yeni nesiller daha uzun yaşıyor ve dehlizlerde daha hızlı yol alıyor. Neticede, ömür bitmeden dehliz bitiyor ve kendilerini yeni bir mahzende buluyorlar.

***

New Yorklunun paylaşımına dönecek olursak… Gençliğinin şartlarının, yani duvarları yoklayıp durma halinin hayat olduğunu zannetmiş olmasında bir manasızlık yok. O şartların hayat boyu süreceğini zannetmiş olmasında… Ama bugünden bakıp “vay ne safmışım” demek yerine, “o günlerde yanlış yapmışım” demek bence tuhaf. Aramasaydı bulamayacaktı olduğu dehlizi aramış olmayı suçlamak tuhaf. Zannımca şimdi Trump’ı destekliyor ve o desteğe bir kılıf, bir bahane üretmeye çalışıyor.

Bizi ilgilendiren yanı başka. Altmışların gençlerinin hepsi, ilgili paylaşımdaki gibi davranmadılar. Biz İstanbul, Ankara sokaklarında devrimci ve/veya ülkücü marşlar söyleyip akranlarımızı telef ederken, kendi çağ nüfusumuzun içinde azınlıktık. Yani ebeveynlerinin “bırakalım arasınlar” dedikleri akranlarımız, toplamın, olsa olsa beşte biri filandı. Mesele şu ki, benzer bir lükse sahip olanlar, bizden önceki nesilde yirmide bir mertebesindeydi. Şimdi çağ nüfusunun neredeyse yarısı bu lükse sahip.

Beşte birimiz dünyayı tamahkârlıktan kurtarmak veya komünist istilasından muhafaza etmek gibi yüce yaylalara açılan dehlizleri bulmak için seferber olmuştuysak da, diğer beşte dördü aranmamış değillerdi. Ama onların aradıkları ses başka bir sesti. Ne pahasına olursa olsun sonunda bir kurum insanı olabilecekleri, bir fabrikaya işçi veya devlete memur olabilecekleri dehlizleri arıyorlardı. Bir hata kendi neslinin tecrübesinin evrensel bir gerçekliğin kendi hissesine düşen bir parçası olmaktan kaynaklandığını idrak edememekten doğuyorsa, bir hata da yani, kendi tecrübesini bütün bir neslin tecrübesi zannetmekten doğuyor. Bir bakıma, hepimiz esasen babalarımız, dedelerimiz gibiydik. Bir bakıma ise hiçbirimiz akranlarımızla aynı değildik. Ama mezkûr New Yorklu, öyle görünüyor ki, bizim neslimizi gelmiş geçmiş bütün nesillerden bambaşka görürken, bir yandan da kendi nesline mensup olan herkesi kendisi gibi görüyor. Ta ki zatıâlilerinin demiryolu işçileriyle karşılaştığı kutlu ana kadar.

***

Teori, öğreti, dava… Adına ne derseniz deyin sözünü ettiğimiz şey, işsiz insanların hayatlarına mana katmaya yardımcı oluyor. İnsan teklerini kurtarıyor ama insanlığın başına da fena halde bela oluyor. İş, evet, kurtarıcıdır. İnsanı teoriden özgürleştirir.

O halde…

“Ahalinin işi yoksa bir dağı bir yerden bir yere taşısınlar” mı diyeceğiz? New Yorklu çocuklar alkol ve uyuşturucunun kucağına düşmesinler diye robotları sahneden çıkarıp, yapılmasa da olacak işler mi icat edeceğiz? Diyelim ki sosyal düzen için bunun daha doğru bir tercih olduğuna karar verdik. Kim olarak kadar verdik? Sosyal düzenin tasarlayıcısı ve muhafızı olma yetkisini hangi hakla devraldık?

Sevgili New Yorklumuz, görüldüğü kadarıyla, teoriden özgürleşme işini pek becerememiş. Amerika’yı tamahkârlıktan kurtarma misyonunun yerine, Amerika’yı alkol ve uyuşturucudan kurtarmak için işleri kurtarma misyonunu koymuş. Şimdiki neslin —mesela Maalouf tarafından da bariz bir handikap olarak görülen— eksikliği, kendilerini birer misyoner, birer dava insanı olarak görmemeleri. Bir davaları yok ve bu yüzden bizim nesil tarafından mütemadiyen aşağılanıyorlar.

Hâlbuki güçleri burada. Herhangi bir ordunun neferleri değiller. Amerika’yı —veya insanlığı— tamahkârlıktan kurtarmayı umursamıyorlar ama kendilerini tamahkârlıktan —veya başka şeylerden— uzak tutmayı umursuyorlar. Bu da, bütün dertleri bertaraf edecek bir tek program olmadı mıydı gözü doymayan Ümit Kıvanç’ı, Murat Sevinç’i, Trump’ı, Erdoğan’ı filan fena halde üzüyor.

Öyle programlar yok. Zaten yoktular. Şimdiki nesil, bizden farklı olarak, öyle programların mevcut olmadığının farkında. Eğer büyük davaların, büyük anlatıların, büyük öğretilerin insanları onları sekizer onar cephelerde telef etmezse, şu mahzenden bu dehlize, o dehlizden bu mahzene, hayatlarını yaşayacaklar. Şuna üzülecekler belki, buna kahırlanacaklar ama güçlerinin yetmeyeceği, akıllarının ermeyeceği şeylere teşebbüs etmeyecekler.

Bu hale, isterseniz, tevazu da diyebilirsiniz. Vurdumduymazlık yerine.