Virüsten Sonra

Derya Bengi, 50’lerin, 60’ların, 70’lerin ve 80’lerin gündemini, ayrı ciltler halinde, sözlüğe benzer bir formatta, popüler kültür, özellikle de müzik üzerinden hatırlatmış. 60’lara ayrılmış olan Dünya Durmadan Dönüyor adlı cildin bir yerini rastgele açıyorum ve Transistor başlığı geliyor önümüze. Uzunca bir alıntı yapmam gerekecek.

“Evin baş köşesinde, salonun merkezinde, ailenin meclisinin en saygıdeğer üyesiymişçesine kurulmuş oturan lambalı radyolar, transistorla hantallığından sıyrılarak kişiselleşti, hareketlendi, odalara girdi, sokağa çıktı. … Oktay Akbal 1965’te günlüğüne şöyle yazmıştı: ‘Ataköy plajında yanık derili insanlar transistor çalıyorlar, top oynuyorlar, kırıştırıyorlar, uyuyorlar, tost yiyorlar. Herkes birşeyler yapıyor kendi evreninde. Hepsi güneş altında. Bir benim gölgede uzanan.’ … Akis dergisi 1960’ta durumu şöyle özetliyordu: ‘[transistorlu radyolar] …her yeniliğin yıllar sonra ulaştığı memleketimizde bile iyiden iyiye yayılmıştır. Artık, 300 ile 1000 lira arasında parayı gözden çıkaran bir İstanbullu, işportacıda, tükenmez dolma kalemin ya da tıraş bıçağının yanında, çeşit çeşit, renk renk, irili ufaklı portatif transistor radyoları bulabilir.’ … Sıkça verilen örneklerdeki gibi, badanacı ya da duvarcı ustası, işini yaparken ıslık çalacağına, yahut bir türkü mırıldanacağına, artık radyosunu dinliyor[du]. … İzzet Öz 1970’lerin başlarında Van’daki bir çobandan bir istek mektubu almıştı. Çoban, bir rock grubunun flütle yorumladığı Bach ezgisini istiyordu.”

Hatırlatmak gerekiyor ki, evin baş köşesindeki yerini kaybettiği işaret edilen lambalı radyolar, o köşeye oturalı henüz on yıl olmamıştı. O radyolar evlere girmeden önce, yani on yıl kadar önce, müzik dinlemek bir imtiyazdı. Bakın tekraren vurguluyorum, müzik dinlemek kadar sıradan bir ihtiyaç, 1950’lerin sonlarında bile, nüfusun önemli bir bölümü için talep halini alamıyordu, çünkü bedelini ödemeye ancak küçük bir azınlığın imkânları elveriyordu. Ama işte badanacısı, duvarcı ustası… Yine de dikkatlerden kaçmasın, İstanbullu… Çünkü hâlâ, bir transistorlu radyoya erişmek hususunda bile, İstanbul ile taşra arasında uçurum var.

O yılları yaşayanlar bilir, bir radyo satın alabildiklerinde, insanlar, kendilerini zenginleşmiş hissediyorlardı. Zaten de zenginleşiyorlardı, çünkü o güne kadar ancak zenginlerin erişebildiği bir şeye, müzik dinleme imkânına kavuşuyorlardı. Ve göz açıp kapayana kadar geçen bir süre içinde, o saltanatlı radyolar yerlerini transistorlu olanlara terk etmek zorunda kaldı. Müzik dinleme faaliyeti müzikhollerden, sıra gecelerinden, yani müzik dinlemek için tahsis edilmiş mekânlardan evlere dağıldıktan çok kısa süre sonra, her yere yayıldı —plajlara, sokaklara… Salondan odalara, kişiselleşerek…

Paralel olarak pikaplar yaygınlaşmıştı ve insanlar kendileri için başkalarının yaptığı seçkileri dinlemek mecburiyetinden de kurtulmuşlardı. Sizin ne dinleyeceğinize —ve esas olarak ne dinlemeyeceğinize— hükmedebilen bir merkezi otoritenin tahakkümünden kurtulmanın bedeli nedir? İnsanlar o bedeli ödeyecek kadar zenginleşmiş gibilerdi yani.

O günleri yaşamamış olanlara, bugünlerin gençlerine, o günlerde gerçekleşen şeyin ne manaya geldiğini anlatamıyor olmakta tuhaf bir yan yok. “Biz, toplumun kahir ekseriyeti, müzik dinleyemiyorduk, sonra radyolarımız oldu ve müzik dinleyebilir olduk, ‘hangi müzik dinlenmeli, radyo hangi müziği yayınlamalı’ diye birbirimize girdik, yıllarca tartıştık, üstelik sadece evde müzik dinleyebiliyorduk ve evdeki herkes aynı anda aynı müziği dinlemek zorundaydık, sonra pikaplarımız oldu, kendi dinleyeceğimiz şeyleri kendimiz seçebilir olduk, sonra transistorlu radyolarımız oldu, evden kurtulduk” filan dediğinizde, çocuklar nasıl hissetsin. Tuhaf olan, o günleri yaşamış, sadece müzik konusunda değil ulaşımdan haberleşmeye, beslenmeden sağlığa hemen her alanda toplumun alt katmanlarına difüzyona şahit olmuş olanlara bunları anlatamıyor olmak.

Tekrarlayayım: 1960’ların sonunda, toplumun son derece geniş kesimleri, 1950’lerin ortalarında bile ancak çok küçük bir azınlığın imtiyazı olan birçok şeye erişebilir oldu. Eşitsizlik ortadan kalkmadı, yani sosyal kesimlerin aralarındaki gelir ve servet uçurumları muhtemelen büyüdü. Ama kısa süre öncesinde ancak en varlıklı olanların erişebildiği sayısız şey, toplumun bütün katmanları tarafından erişilebilir oldu.

“Biz müzik bile dinleyemiyorduk” dediğimde, taş devrinden söz etmiyorum. Elli yıl önce, bu ülkede, nüfusun en az dörtte üçü, müzik dinle(ye)meden yaşıyordu. Eh, düğünde dernekte âşıklar gelip bir şeyler çalarsa ancak müzik dinlemiş, aksi halde hiç müzik dinlemeden ölen bir yığın insan yaşadı bu topraklarda —ve dünyanın hemen her yerinde.

Demem o ki, insanların gelirlerine, servetlerine baktığınızda görünmeyen bir eşitlenme hali var. Bach yaşarken, Bach’ı dinleyebilen çağdaşları, muhtemelen toplumun binde biri bile değildi. Bugün isteyen herkes Bach dinleyebilir. Eh, birilerine insanların gelirleri, servetleri çok önemli görünüyor olabilir ama çoğunluk için, isterse Bach dinleyebilir olduğu bilgisi, bir mahrumiyetten kurtulmanın bilgisi çok daha mühim. Nereden biliyorum? İnsanların önce lambalı radyolara, sonra pikaplara, sonra transistorlu radyolara ve nihayet kasetçalarlara nasıl saldırdıklarına dair gözlemlerimden biliyorum.

Şimdi bir adım daha atalım.

Sözünü ettiğim dönem 50’ler ve 60’lar. Esas olanlar ondan sonra oldu. Dünyanın gelişmiş ülkelerinde bile şehirli nüfusun kırsaldaki nüfusu geçmesi ve diplomanın geniş yığınlar için erişilebilir bir şey halini alması 50’lerden sonra. Türkiye de —kör topal da olsa— aynı istikamette yol aldı. Televizyon yaygınlaştı, hayatımızın esas belirleyeni halini aldı. Sonra hayatımızdan sessizce çıktı.

Ama bütün bunlardan çok daha belirleyici bir devrim gerçekleşti. Radyodaki yapımcının yaptığı seçkinin dayatmasından kurtulanlar, neticede, kendi seçkilerini yapabiliyor hale gelmişlerdi ama plak firmalarının sevip beğendiklerinden arasından… İstediğiniz gazeteyi alıp okuyabiliyordunuz ama yazanlar okuyanlar ile kıyaslanmayacak kadar küçük bir azınlıktı —sahip oldukları imtiyazı hak edebilecek vasıflardan çok uzak oldukları, hasbelkader o pozisyonlara gelmiş oldukları da Derya Bengi’nin hemen her maddede sıklıkla yaptığı alıntılardan görünüyor.

Yani?

Son derece sınırlı sayıdaki insan oyuncu, kalan herkes seyirci iken, oyuncu sayısı arttı, sonra daha da arttı. Günümüzde, bilhassa İnternet sayesinde, isteyen herkesin oyuncu olmaya teşebbüs edebileceği şartlar oluştu.

Tekrarlayayım: Birilerinin oyuncu olduğu dünyada seyirci olmaya mahkûm olmak, oyuncu olmaya giden koridorun kapılarının kendisine ebediyen kapalı olduğunu bilmek, seyirci olarak öleceğini bilmek, başkalarından daha yoksul olduğunu ve daha yoksul olarak öleceğini bilmekten çok daha ağır bir duygudur. İsterseniz Başbakan olabileceğinizi bildiğiniz zaman başka, ne yaparsanız yapın olamayacağınızı biliyorsanız başka bir hayatınız, başka bir hayat tasavvurunuz olur. Başbakan olabileceğinizi biliyorsanız, Başbakan olmaya heveslenme ihtimaliniz çok yüksek değil. Ama olamayacağınızı biliyorsanız, bir yanınız sakat kalır.

Dünyada son elli yılda olup biten hemen her şey, nüfusun kahir ekseriyetini, daha önce hemen herkesin daha on yaşına gelmeden öğrendiği öğrenilmiş çaresizlikten bağımsızlaştırdı. Mesele şu ki, özellikle 90’lardan sonra, gençliği ile birlikte tuhaf hayallerini de ebediyen kaybetmiş bir entelektüel elit, bu müthiş, benzersiz, insanlık tarihinin en göz alıcı performansını görmezden geldi. Küçülttü. Ahmakça ve Platonik hayallerini kaybetmekle yaşadığı hayal kırıklığının acısını toplumdan çıkardı.

***

İşin bir de başka bir yanı var.

Entelektüel elit, dünya bambaşka bir faza geçmişken kendi nefretini her yere bulaştırmaktan imtina etmedi ama öte yanda, yukarıda da defalarca işaret ettiğim gibi, maddi şartlar benzersiz bir biçimde değişti. Belirleyici olan maddi şartlar olduğuna göre, entelektüel elitin “ama orada şu yoksulluğu görüyor musun, ben görüyorum, en iyi, en hassas olan benim” türünden sayıklamaları çok da mana taşımayabilirdi. Elbette yoksulluk ve yoksunluk bitmedi. Ama yoksunluktan, mahrumiyet hissinden bağımsızlaşma, bu bağımsızlaşmanın sosyal yaygınlığı açısından akıl almaz bir mesafe kat edilmişti.

Mesele şu ki, değişen topluma, toplumun değişimine ayak uyduramayan sadece entelektüel elitler olmadı. Siyaset de ayak uyduramadı mesela. Kurumsal eğitim, kurumsal din, devlet, aklınıza ne geliyorsa onların hiçbiri de ayak uyduramadı. Derya Bengi’nin kitabından rastgele bir madde seçtiğimi söylemiştim, gerçekten de hemen her maddenin üzerinden benzer çıkarımları yapabilirim. Ve hemen her maddede, toplum bu ölçüde değişmişken siyasetin, devletin, dinin ve diğer bütün üstyapıların nasıl tastamam bugünkü gibi olduklarını da görebiliyorsunuz.

***

Dolayısıyla…

2008 krizi, esasen, elli yılda neredeyse tepeden tırnağa değişmiş olan bir toplum ile yüz yıldır bir milim kıpırdamamış bir üstyapı, bir örgütlenme anlayışı arasındaki gerilimin kaldırılamayacak noktaya gelmiş olmasının neticesiydi. Toplumun geniş kesimlerinin oyuncu olmaya hevesli olduğu —elbette çoğunluğun sahneye her çıktığında acemilik çektiği, hâlâ da çekiyor olduğu— bir dünyada, “yahu bir durun bakın, size nasıl şık bir gösterimiz var, bu defa sahneleyeceğimizi beğeneceksiniz, koltuklarınızdan kalkmayı istemeyeceksiniz” deyip durmanın bir manası olmadığı, sahnedeki oyunun kalitesinin hiçbir şeyi değiştirmeyeceği, salondakileri de sahneye taşıyacak radikal değişimlere ihtiyaç olduğu noktaya gelinmişti.

Bu tür radikal değişimler, yani enkaz haline gelmiş olsa da hâlâ içinde birilerinin barındığı binaları yıkıp yerine yeni ihtiyaçlara uygun yeni bir binanın inşa edilmesi gibi haller, ancak büyük ölçekli travmalar eşliğinde gerçekleştirilebilir. Covid-19, zaten ayakta zorlukla durmakta olan binayı yıkan bir deprem vazifesi gördü. Sevdiğimiz birçok şey, sevdiğimiz birçok insan ve muhtemelen kendimiz de o enkazın altında kalacağız.

Ama bugünlerde üzerine kafa yormaya değer biricik soru, bence, virüs çekip gittikten sonra bu enkazın yerine ne inşa edeceğimiz…