Yığınlara Ne Oluyor?

Türkiye’de televizyonun yaygınlaşmaya başladığı dönemlerde, Kaçak diye bir dizi vardı, yayınlandığı saatlerde sokaklar boşalırdı. Dizi dediğiniz şey öyle bir şeydi, haftada bir, belirli bir saate başlayan bir şey. Hâlbuki siz, mesela bir Pazar günü, bölümleri arka arkaya izlemeyi istiyor olabilirdiniz. Öylesini tercih ediyor olabilirdiniz. Ama imkân yoktu.

Dizileri, önceden belirlenmiş yayın saatlerinde, sunulduğu kadarıyla izlemek yerine istediğiniz zamanda istediğiniz kadarını izlemek formunda tüketmek bir ihtiyaçtı. Ama talep haline dönüşememişti.

İhtiyaç biyolojik, psikolojik, sosyolojik, kültürel bir hadise. Bu zeminlerin herhangi birine yaslanarak her şeye ihtiyaç duyabilirsiniz. Talep ise iktisadi bir hadise —iki sebeple ihtiyaçtan farklı. Bir şeyi talep edebilmeniz için önce onun üretiliyor/üretilebilir olması lazım. Yetmez, onun bedelini ödeyebilecek gücünüz de olmalı ki, ihtiyacınız talebe dönüşsün.

Bedel dediğim şey de çok boyutlu bir şey. Mesela, bildiğim kadarıyla, önce birileri dizileri nette muhtelif sitelerde yayınlamaya başladılar, reklamsız ve hepsi bir arada. Herhalde korsan bir yayın türüydü. Neticede bedel, bağlantınızın olması için gerekeni ödemek, korsan yayın izlemeyi göze almak ve o korsan yayına ulaşmak için gereken bilgi ve beceriye sahip olmaktı. Sonra başkaları dizi platformları ürettiler. Bu defa bedel, o platforma abonelik ücreti oldu.

2010’ların başlarında yükselen, sonra durulan ve on yılın son yılında yeniden alevlenen memnuniyetsizlik dalgalarını bu gözle okuyalım. Sokağa çıkmaya, itiraz etmeye, maruz kaldığınız hale katlanmak istemediğinizi ifade etmeye ihtiyaç duyabilirsiniz. Ama (a) başka bir şeyin üretilebilir olduğunu hissetmeseniz ve (b) onun bedelini ödeyebileceğinizi varsaymasanız, onlarca yıldır olduğu gibi evinizde oturur, gazeteleri okur, televizyonları seyreder, “vay vay, neler oluyor” der, eşinize takaza eder, yatar uyursunuz.

Yani?

Bugünden bakınca daha emniyetli ve düzenli görünen geçmiş esasen zaten daha emniyetli ve düzenli değildi ama evet, problem çıkarmayan yığınlar vardı —problem çıkaranlar daha dar bir kesimdi. Yığınlar şimdi problem çıkarıyorlar. Çünkü o yığınlar artık talep ediyorlar. Eskiden de ihtiyaçları vardı ama o ihtiyaçlarını kırpıp talep haline getiremiyorlardı, artık getirebiliyorlar. Çünkü (a) ihtiyaçlarının karşılanabileceğini tahmin ediyorlar ve (b) kendilerini ihtiyaçlarının karşılanması için gerekli biçimde donatılmış hissediyorlar.

Yığınların ihtiyaçları karşılanabilir mi veya o ihtiyaçlarını karşılamak için gereken bedeli ödeyecek kadar donanımlılar mı, bahsi diğer. Seyirci olmaya rıza göstermeyecek biçimde dönüşmüş olmaları mühim. Benim dünya ve insan hakkındaki düşüncelerime göre bu —Nietzschevari— dönüşüm, insanlık tarihinin en muazzam ve saygıdeğer dönüşümüdür. Bu çapta bir dönüşümün sancısız bir biçimde gerçekleşmesini, yığınların usulca, kırıp dökmeden sahneye çıkmasını beklemek ise çok safdilce görünüyor bana.

Uzatmayayım, teknoloji olağanüstü gelişti, demografik faktörler görülmemiş dalgalara yol açtı, şu oldu, bu oldu. Hepsi de elle tutulur, sayıya dökülebilir bir yığın değişim gerçekleşti. Hepsi mühim. Ama hepsinin de katkısıyla, elle tutulmaz, saymaya gelmez bir başka dönüşüm zuhur etti. Esas mühim bulduğum ve işaret etmeye çalıştığım değişim o: İnsan değişti. On binlerce yıldır küçük bir zümrenin nesnesi olmaya boyun eğmiş olan yığınlar, bir özne olmayı talep etmeye başladılar. Eskiden böyle bir ihtiyaçları var mıydı, bilemem ama artık talepleri var.

Sahneye çıkarken daha önce sahnede yer alıyordu olanların yanında durmayı becerememiş, onları sahneden aşağı itmeden kendilerine yer bulamayacak gibi davranmış olabilirler. Türlü çeşitli sakilliklere sebep oluyor da olabilirler. Ama daha fazlasını beklemek, bence, safdilce. On binlerce yıldır salonda, seyirci koltuklarında oturuyorlardı, sahneye çıktıklarında elbette zırvalayacaklar. On binlerce yıldır salonda, seyirci koltuklarına oturmaya razı gelmeleri için onlara sahneden bir yığın zırva anlatılmıştı. O zırvaları ciddiye aldıklarını, onlara inandıklarını anlıyoruz. Eh, o inandıkları zırvaların zırva olduğunu idrak etmeleri zaman alacak.

Kendi hesabıma aralarında seçim yapmak zorunda olduğum seçenekler şunlar: (a) Yığınların sessizce ve talep etmeden, kendilerine sunulana rıza göstererek salonda oturmaları ve (b) sahneye çıkıp zırvalayarak oyuncu olmayı öğrenmeleri. İkincisini kesinlikle ilkine tercih ederim ve bence oluyor olan o. Mesele, meselenin yanlış anlaşılmasından kaynaklanıyor. Yığınların yeniden, eskisi gibi, kendilerine verilene rıza gösterecekleri konuma itilebilecekleri zannından… Bu arada kendilerini hasbelkader sahneye atmış olanların, eski düzeni yeniden tesis etme heveslerinden… İçinde yaşadığımız artık başka bir dünya. Yüz binlerce işçiyi sendikalaştırıp, sonra da sendika yönetimindeki bir avuç insan vasıtasıyla siyaset üretebileceğiniz bir dünyada yaşamıyoruz artık, o yüz binlerce işçinin hepsiyle iş tutmayı öğrenmek gerekiyor.

Siyaset alanında Netflixler, BluTVler gerekiyor yani.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin