Zehir

17-18 yaşlarında olmalıyım. Ankara Kızılay’daki Gökdelen’in zemin katındaki postanenin gişesinin önünde sıra bekliyorum. Önümdekinin önündeki işini bitirdi, ayrıldı. Gişedeki memur sıradaki kavruk adama baktı, kafasını kaldırıp bana “buyurun” dedi. Şaşırdım, “sıra beyefendide” dedim. Memur “kuyruk uzun, ne istiyorsun söyle” diye üsteledi. Normal şartlar altında —yani mesai saatleri dâhilinde— pek o kadar sabırlı değilim, saygısızlığa orantılı bir saygısızlıkla cevap vermekten de kaçınmam ama o gün niyeyse serinkanlılığım tuttu. “Sıra beyefendide” dedim sükûnetle.
Bu arada arkamda homurtular yükselmeye başladı. “Sana ne be kardeşim, âlemin hukuku senden mi soruluyor”lar alev aldı. Yine de sükûnetimi bozmadım. Bu arada önümdeki adama da dikkatlice bakmadım, memurun hoşuna gitmeyen neyi var diye. Adam da kaldırıp başını bana bakmadı —veya bakamadı. Memur mecburiyetten kendisine dönüp ne istediğini sorunca, gözleri yerde, talebini iletti. İşini gördü. Gözlerini yerden ayırmadan buharlaşıp gitti. Memurun düşmanca tutumuna rağmen ben de işimi hallettim. Döndüm. Kimileri söylenen, kimileri “neler oluyor” diye soran, kimileri de “helal olsun delikanlı” bakışlarıyla süzen insanlardan müteşekkil kuyruk boyunca geriye yürüdüm. Postaneden çıkıp gittim.
Bir süre, bu hatırayı yanımda taşıdım. Memleketin hali hakkında ahkâm keserken işe yarayacağını her hissettiğimde yerinden çıkarıp anlattım. Ama yıllar var, unutmuştum. Hatırlamama, Neva Çiftçioğlu hakkında Ekşi Sözlük’teki bir girdi sebep oldu. “NASA’da çalışan ilk Türk” filan gibi spotlarla anons edilen bir Türk bilim kadınıymış Neva hanım. NASA ve ilk olmak, mühim şeyler malumunuz. Kadın bunların rantına göz koymuş gibi görünmese de, kadının başına gelen zırvalıkları anlatan herkes, anlaşılır sebeplerle, bu mühim şeyleri vurguluyor.
Ama beni 45 yıl kadar öncesine götüren hikâye başka. İlgili girdide kendi kaleminden aktardığı iddia edilen bir olaya göre, iki yıl önce Çiftçioğlu, Houston’da postanede benzer bir muameleye maruz kalmış. Yani benim önümdeki adamın maruz kaldığına benzer bir muameleye… Memur düşmanca tavırlarını sürdürüp kadına sıranın sonunu işaret edince, sıradaki herkes kadının yanında saf tutmuş ve memuru Neva hanımın işini görmeye mecbur bırakmışlar. Filan. Ekşi Sözlük’te Neva Çiftçioğlu maddesine girip 28 Ocak 2017 tarihli girdiyi okursanız, hikâyenin teferruatını öğrenebilirsiniz.
ABD’de hepi topu yirmi gün filan kalmışlığım var, o da ABD sayılırsa —Florida’da… O süre içinde bana en dikkat çekici gelen husus, herkesin işini severek yapmasıydı. Temizlik işçisi de, müze görevlisi de, otobüs şoförü de… Dolayısıyla Neva hanımın anlattığı hikâye bana şaşırtıcı geldi. Ama kuyruktaki Amerikalıların tutumunda bir tuhaflık görmedim. Neva hanımın niye bu kadar etkilendiğini de —dolayısıyla— anlamadım.
Ama derdim ABD ile Türkiye arasında bir mukayeseye zemin açmak filan değil. İsteyen istediği mukayeseyi de yapar elbette, keyfi bilir —“keyfi bilir” dedikse, Cumhurbaşkanından yazılı izin almadan keyfinize göre davranmanın riskli olduğunu da hatırlatayım, ABD’nin ne zaman ve ne kadar süreyle dost bilineceği belli değil malumunuz. Derdim mukayese değil, en başta anlattığım hatırayı nakletmekti.
Şimdi pek hatırlanmıyor ve konuşulmuyor ama memlekette devlet memurlarının ahaliye davranışları, genel olarak, postanedeki o gişe memurununki gibiydi. Bir biçimde hoşlanmadıkları insanların işlerini yapmamakta ve/veya yokuşa sürmekte bir mahzur görmüyorlardı. Önümdeki adamın kısa, kavruk, kara bir adam olduğunu hatırlıyorum, arkadan ve tepeden o kadar görünüyordu zaten. Memurun onu özellikle sevmemesinin, yok saymasının sebebi neydi, bilmiyorum. Merak da etmemiştim, çünkü —dediğim gibi— nadir rastlanan bir hal değildi. Memur sizi sevmeyebilirdi ve hikmetinden de sual olunmazdı.
Öyle şeyler, mesela benim, ODTÜ’de okuyan, özgüveni muhtemelen her halinden hissedilen birinin başına pek gelmiyordu. Memurlar başlarını kimin derde sokabileceğini biliyorlardı yani. En iyi bildikleri de oydu.
O kısa, kavruk, kara adam gibi adamlar ve kadınlar, milyonlarcası, bu tür muamelelere yıllar ve yıllar boyu maruz kaldılar. Yıllar ve yıllar boyu… Her biri sayısız aşağılanma hatırası biriktirdiler. Sadece postane gişesindeki memuru değil, kaldırımlarda kendilerini görmüyormuş gibi üstlerine üstlerine yürüyen, yaya geçitlerinde üstlerine üstlerine otomobillerini süren herkesi düşman bellediler. Yani o herkesin kendilerini düşman olarak gördüğünü hissettiler. Sandıklar kuruldu, rey verdiler, Başbakanları değiştirdiler ama maruz kaldıkları muamele değişmedi. Devletin kendilerine düşman olduğunu hissettiler.
O adam o gün işini görüp gişenin önünden ayrılırken başını kaldırıp bana bakmadı. Kim bilir, belki de öfkesine ve nefretine halel gelmesin diye. “Bunların arasında insan gibi birileri de varmış” diye geçiverirse içinden, onca cefa mukabili bilediği nefret zayıflayabilirdi belki de… Öyle hissetmiş olabilir yani.
Şimdi Erdoğan ve tayfasının, kendi iktidarlarını korumak için dizginlerinden boşandırdıkları öfke ve nefret, aha öyle birikti. Toplumun en ücralarına öyle nüfuz etti. Koskoca toplumu, en ücralarında biriken o öfke ve nefret zehirledi.
Şimdi akan o zehirdir.