Ahlakın Göreceliği

Halil Berktay Serbestiyet’te, hiç bitmeyecekmiş gibi görünen Marksizm ve Ahlak tefrikasını nihayet bitirdi (http://serbestiyet.com/yazarlar/halil-berktay/12-ve-son-fraksiyon-ahlaki-ahlakin-fraksiyonlasmasi-847851). Hepsini sabırla, inatla, ibretle okudum. Sabır, malum, gerekiyordu. İnat olmadan da zordu.

İbret?

“Vay neler dönmüş ya” filan gibisinden bir şeyden söz etmiyorum, hepsi az çok bildiğimiz şeyler. “Berktay kendi tornistanına nasıl da yüzsüzce bir altyapı inşa etmiş” türünden bir şey de değil, tornistanları sağlıksız ve utanmazca bulmuyorum. Ama… Aydınlanmacı bir aklın, içinde barınamayacağı bir yerden çıkmaya çalıştığında ne kadar acıklı hallere düştüğünü seyrederek, ibretle okudum. Çekim gücü çok yüksek bu Aydınlanmacı akıl dediğim şeyin, karadelik gibi, ne ederseniz edin, dışına çıkartmıyor sizi.

Şöyle, cümle cümle misaller vererek gideyim dedim, bitmeyecek.

Meselemiz şu: Yirminci Yüzyıldaki muhtelif Marksizm denemelerinin başrollerinde yer alan ve ahlakı muhtelif bahanelerle göreceleştirerek insanlığa sığmaz işler işleyen bahse konu olan insanlar, “öyle oldukları için” mi öyle davrandılar? Ahlakı göreceleştirmemiş olsalardı, göreceleştiremez olsalardı, tarih başka türlü mü akacaktı? Stalin ahlakı göreceleştirerek filanca insanları imha etti de… O imha edilen “dava insanları”nın ahlakı göreceleştirmedikleri için telef olduklarını, dolayısıyla davanın içinde/tepesinde pekâlâ ahlakı göreceleştirmemiş olanların da yer aldığını söyleyemez miyiz?

Gibi…

Soru baştan yanlış. Mesele bir ahlak meselesi değil. Marksist hareketlerde öyle değildi, faşistler için de değildi ve günümüzün faşizm reenkarnasyonları için de değil. Ve hepsinden mühimi, ahlak görecedir, sizin onu göreceleştirmeniz gerekmez. İşbu Aydınlanma aklının, kendisine ilham veren Platon’dan bu yana içine en sindiremediği şey, anladığım kadarıyla, görecelilik.

“Hayatı futbol yardımıyla öğrendim” deyip duruyorum. Futboldan misal vereyim. Dün Başakşehir Göztepe’yi 2-0 yenip ikinciye arasındaki puan farkını açtı. Başakşehir’in kadrosundaki “herhangi” bir futbolcuyu, futbol olarak tel tel dağılan Beşiktaş veya Fenerbahçe kadrosuna koyalım, Başakşehir’de sergiledikleri performansı sergileyebilirler mi? Demek ki, her bir futbolcunun “performansı”, içinde yer aldığı örgütlenmeye “göre” gerçekleşir. Yanında oynadığı oyuncuya “göre”, takımın sahada sergilediği “plan”a “göre”, vasıflarının o plana uygunluğuna “göre”.

Troçki Stalin’den “farklı” bir kişilikti. Eğer Stalin’i alt edebilseydi, muhtemelen, muhtelif hususlarda farklı tercihleri olacaktı. Ama iktidar mücadelesini “kazanmış” bir Troçki’nin nasıl biri olacaktı olduğunu bilmiyoruz. Kimse sınavına girip geçmediği dersten muaf değil. Ve her girdiğimiz sınav bizi değiştiriyor. Kudretin aşırı merkezileştirilmesi gerekmiyor, “her” insan örgütlenmesi, neticede, bir çeteleşmeye doğru evrilir. Çeteleşme, “her” durumda, vasıfsızların vasıflıları tasfiye etmesiyle neticelenir. Troçki kazansa, Kremlin’deki kadro farklı isimlerden oluşacaktı ama galip ihtimal, kadronun vasıfsızlık seviyesi aynı olacaktı.

28 Şubat döneminde memlekete vaziyet eden kadro ile şimdi memlekete vaziyet eden kadro iki ayrı küme ve arakesitleri neredeyse boş. Ama her iki kadronun vasıfsızlıkları aynı. Vasıfsızlık denen illetin en azından üç temel “vasfı” var.

Birincisi, tanım gereği, hiçbir vasıfsız gücü ele geçiremez. Dolayısıyla kendisi kadar vasıfsızlarla toplaşıp çeteleşmesi gerekir. Biz ODTÜ’de okurken, Termodinamik sınavını beceremeyeceğimizi idrak ettiğimizde devrim yapmaya teşebbüs ederdik. Termodinamik sınavından korkmayanlar, devrim yapmaya o kadar da hevesli olmazlardı. Onları sindirebilmek için çeteleşmemiz icap ederdi. Ortada bir ahlaksızlık yoktu —eğer var idiyse, kendisi iyi not alacak diye devrim teşebbüsüne taş koymaya çalışan ve/veya katılmayanlarda vardı. Size de öyle görünmüyor mu? Termodinamik sınavındaki ucuz bir başarı ihtimali için yüce devrimi hiçe saymaktan daha büyük ahlaksızlık mı olur?

Berktay diyebilir ki bugünkü aklıyla, “öğrenci öğrenciliğini bilip, üstüne düşeni yerine getirmeli, ‘mutlak ahlak’ bunu gerektirir”. Neden? O Termodinamik dersini kim koydu müfredata? Neye yaslanarak koydu? Müfredatta Termodinamik olmasa —galiba şimdi yok Endüstri Mühendisliği müfredatında— ne eksilecekti? Daha ileri gidelim, ODTÜ’yü kim kurdu? Hangi emellerle kurdu?

İnsanoğlunun yeryüzündeki “medeni” macerası on binlerce yılı buluyor, önceki yüz binlerce yılı ihmal edelim. Kadın, bu on binlerce yılın çok büyük bölümünde bir savaş ganimeti olarak görülüyordu. İstisnai bir şeyden söz etmiyorum, yaygın olarak öyle görülüyordu. “Olmamalı” diyenler, yaygın bir ahlaka itiraz etmiş oluyorlardı. Birkaç yüz yıl öncesine kadar böyleydi bu. Şimdi günümüzün kadınlarının uğraştığı “kadınlık problemlerine” bakın. Birkaç yüz yıl önce —kadının savaş ganimeti olmasının kadınlar tarafından da kabul edildiği dönemde— uyumuş, şimdi uyanmış bir kadın olsanız, muhtemelen, sokaklarda gösteri yapan kadınları mitralyözle tarardınız. Neyin mutlak ahlakı!

İkincisi, vasıfsızlardan müteşekkil çetelerin her daim bir “büyük anlatısı” olur. Evde sigortayı değiştirmekten aciz insanlar, klavye başına oturduklarında, Fenerbahçe’nin kadro problemini de, memleketin iktisadını da, dünyadaki eşitsizlikleri de, Kürt meselesini de, küresel ısınmayı da, şıp diye “çözerler”. Biz de Termodinamik sınavına girmemek için boykot yaparken, emperyalistlerin uykusunu kaçırdığımızdan emindik. Termodinamik bilmiyorduk ama “kalan her şeyi” çok iyi biliyorduk.

Üçüncüsü, vasıfsızlık, tabiatı icabı, problemleri derinleştirir. Evde sigorta attığında sigortayı değiştirmeyi bilmiyorsanız, bilmediğinizi de bilmeyip bir bileni çağırmıyorsanız, oğlunuz ders çalışamaz, ertesi gün sınavda düşük not alır, buzdolabında ne var ne yoksa bozulur ve saire… Sigortanın atmasını sizi çekemeyenlerin komplosu olarak “anlamlandırmış” iseniz, arkadan gelen her musibet sizi teyit eder. Kehanet kendisini doğrular.

***

Mesele bir örgütlenme probleminden ibaret. Ve insanoğlunun örgütlenmesinin sayısız yolu var. Çeteleşme bunlardan sadece biri. En yaygın olanlardan biri. Memleketimde Mimarlar Odası da, bilmem ne sendikası da, İstanbul’daki Erzincanlılar Derneği de, Fenerbahçe de, siyasi partilerin her biri de, ODTÜ Mezunları da, öğretmenler de, aklınıza gelen hemen her örgütlü veya “örgütsüz” grup, esasen bir çete olmaya meyyal. Dünyanın her yerinde böyle bu. Çünkü dünyada çok sayıda “vasıfsız” var ve çözülemeyen problemlerin birbirini tetiklemesiyle ortaya çıkan tablonun mesuliyetini üstlenmeye, “tabii olarak” gönüllü değiller.

Her insan grubunun çeteleşmeye meyyal olmasının önüne geçecek “otomatik” bir çözüm yok. Demokrasi mesela, öyle kendiliğinden, her durumda çeteleşmeyi önleyecek bir ilaç filan değil. Demokrasi dediğiniz şey, çetelerden ari bir toplum değil. Ortadaki muhtelif çetelerin hiçbirine itibar etmeyen fertlere de hayatta kalma ümidi sağlayan şey, olsa olsa. Ama “ben çeteleşmeye karşıyım, benim gibi olanlar bir araya gelip” filan gibi akıllarla “garantili çözümler” aramanın da manası yok. Hayatta garantili çözüm yok. Her an tetikte olmak gerekiyor. Her an mücadele etmek…

***

Adamın biri bir video paylaşmış. Neymiş, “onlar”, Facebook, Twitter ve saire marifetiyle “bizi kontrol etmek” için… Filan. Araya dopamin mopamin bir şeyler sıkıştırmış, beyin röntgeni görseli eşliğinde… Meğerse birileri varmış, critical thinkingten fena halde korkuyorlarmış, on beş dakikada bir cep telefonumuzu kontrol etmemiz için… Filan. Kritik düşüncenin “derinliği”ne bakar mısınız?

Kim “onlar”? Mesela işbu sunumu hazırlayan zat, kazara Facebook’ta iş bulsa? “Biz” iken “onlar” olmayacak mı? Orada öyle, genetiği bizimkinden farklı, hepsi de aynı emeli besleyen fertlerden müteşekkil bir biyolojik türden söz ediyor sanki.

Yukarıda dedim ki, “her an tetikte olmak gerekiyor, her an mücadele etmek”. Ne için mücadele edeceğiz? Kendimce, yukarıda darmadağınık bir biçimde söylediğim onca şeyi birbirine bağlayan ip bu sorunun cevabında yatıyor. Toplum dediğiniz şeyde, her biri vasıfsız çok sayıda insan bulunur. Eğer çeteleşme imkânlarıyla baştan çıkmışsanız, artık “daha vasıflı” olmaya çabalamak için bir ihtiyaç kalmamıştır. Boykot yapar, Termodinamik sınavını yaptırmazsınız, biter.

Ama “daha vasıflı” olmak iyi bir şeydir, insana haz verir. Ne kadar eksik olduğunuzu görür, eksiklerinizi tamamlayacak insanları arasınız. Termodinamikten çakar, geçmek için birilerinden yardım alırsınız. Termodinamik öğrenirsiniz. Isı denen şeyin nasıl davrandığını öğrenince zenginleşirsiniz. O insanlarla birlikte olduğunuzda çete olmaz, “takım” olursunuz. Dünyayı tanzim etme fikriyle hülyalara dalmak yerine kendinizi adam etmek gibi “küçük” bir işi iş edindiğinizde Facebook, Twitter filan da sizin için “imkân” olur. Ama galip ihtimal, öyle on beş dakikada bir telefonunuza bakmazsınız.

Öyle olmak ve öyle kalmak müşkül iştir. Ben becerebilmiş olduğumu düşünmüyorum ama becerebilmiş olduğunu zannettiğim birkaç kişi tanıdım. Onları gözleyerek öğrendiğim kadarıyla, “öyle olmak ve öyle kalmak” için verilen mücadele, yani İslami terminolojiyle büyük cihat, sahiden müşkül iştir. Yoksa… Erdoğan, Kılıçdaroğlu, Sedat Peker, IŞİD, Trump filan “bile” tanzim ediyor işte dünyayı. Her biri, olanca vasıfsızlıklarıyla, bir “küçük cihat” uğruna… Ne güneşler batırıyorlar her gün.

Öyle olmak ve öyle kalmak için, gün gelir, “bütün çiçekleri ezmek, kendine canavar dedirtmek” gerekir. Ve yine de ahlaklı olur o yaptığın iş. Neden ve ne için, üstelik nasıl yaptığınıza bağlı… Görece yani…

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin