Bir Diziyi Seyretmek

Adam bir dizi yaptı, herkes üzerine konuşuyor.

Gazete Duvar’da Fırat Mollaer de yazmış mesela.

Anladığım kadarıyla, kültürelcilikle meselelere yaklaşmanın doğru olmadığını, sınıfsallığı unutmamamız gerektiğini söylemiş. Ve sonra şöyle bitirmiş yazısını:

O zaman bu resim kime hizmet eder? Tekno-muhafazakârlığın kapitalist HES projelerine karşı mekânlarını savunan köylüler bu büyük resimde anlatılan mahallenin neresinde dururlar? En temel insan hakkından mahrum bırakılan maden işçileri? Soma’daki işçi katliamında can veren yüzlerce madenciyle madenci muhafazakâr holdingler hangi mahalledendi? Anadolu’nun bir köyünden çıkarak Cumhuriyet kurumlarının sağladığı burslarla Türkiye’nin en iyi üniversitelerinde öğrenim gören, ardından yüksek öğrenim için Batıya giden öğrencinin mahalle-metropol, Doğu-Batı, Fatih-Harbiye çatışmasındaki yeri neresidir? Peri’nin bir CHP’li ailesinin servetine sahip AKP’li Başakşehirli tekno-muhafazakârın bu portredeki yeri? Fatihli bir işçi ve Harbiyeli bir tekno-muhafazakâr hangi mahalle ethosu içinde konumlanmaktadır?”

Harika vallahi. Ben de sorayım Mollaer’e, yukarıda saydıkların hangi sınıftan, hangi sınıflardan? Mesela Peri’nin ailesi yalıda oturuyor ama Erdek’te her ne varsa onu satmaya çalışıyor baba. Benim anladığım o ki, alışılagelmiş standardı sürdürebilmek için, bundan önceki nesillerde ve belki de kendilerinin biriktirdiği ne varsa elden çıkarmaya başlayalı çok olmuş. Peri, muhtemelen, yalıyı da elden çıkarmak zorunda kalacak. Bu arada demiş olayım, “Peri’nin devlet hastanesinde çalışması manasız, gidip Nişantaşı’nda bir muayenehane açar” diyenler de ıskalıyor belki, kadının çalışması gerekiyor. Yani gerçeklik pekâlâ Peri’nin geçinebilmesi için elindeki sınırlı seçenekten birini değerlendiriyor olması olabilir ama filmi seyredenler, meseleye sınıfsal olarak bakmayı sürdürdükleri için Peri hakkındaki varsayımlarını gerçeklik yerine ikame ediyor olabilirler. Buna mukabil, öteki tarafta 15 yıl önce İstanbul’a göçmek zorunda kalmış Gülan ise, anlaşılan o ki, aynı dönemde iktisadi olarak roket hızıyla yükseliyor.

Sınıf nerede? Emek nerede?

Tekrar olduğunun farkındayım ama beni bağışlayacağınızı da ümit ediyorum. Sakallı dâhi, analizlerini yazarken “yoksullar ve zenginler” gibi, muhtemelen o dönemde de mevcut olan bir tasnifi kullanmadı. Yoksulluklarına şahit olduğu işçilerden daha vahim şartlarda olan —o şartları terk edip bu şartlara geliyorlardı— köylüleri de, üstelik işçilerden daha kalabalık oldukları halde, denkleme dâhil etmedi. İşçi sınıfı diye bir kavrama müracaat etti.

En azından iki sebeple…

Birincisi, sınıf, öyle isteyenin keyfi biçimde birinden diğerine geçebileceği bir şey değil. Nesiller boyu aşılamayabilecek sınırlarla tarifli. Sakallı dâhiden mülhem, Cem Karaca’nın en zavallı şarkısında ustası çırağına “işçisin sen işçi kal” diye haykırıyor ya, o misal. (Velakin çırağı ile aynı kaderi paylaşıyormuş gibi görünen o usta, bir yandan bakınca da, çırağının emeğini sömüren biri. Muhtemelen sigortasız çalıştırıyor ve başı sıkışırsa onu tazminatsız işten atacak. Yani Marks’ın çizdiği çizgiler, daha çizildiğinde bulanıktı. Şimdi hepten yoklar.)

İkincisi daha mühim. Marks “ay bu adamcağızlar ne kadar katlanılmaz şartlarda yaşıyorlar, bir omuz vereyim” filan demiş değil. İşçilerden bir halt olmayacağını, mesela aralarından bir Marks çıkaramayacaklarını biliyordu. Meselesi bir tarih teorisi üretmekti. Emeğin sömürüsü üzerinden gerçekleşen sermaye birikiminin geometrik artış karakteri, sürdürülemez bir dünyaya işaret ediyordu. Bir yerde bu gidişat değişecekti.

Değişecekti de, o değişim denen şeyin mahiyeti nasıl bir şey olacaktı? Dönemin ruhu öyle hissettiriyordu ki, insanlığın o güne kadarki kör topal yürüyüşüyle birikmiş olan ne varsa iptal edilecek, yeni bir dünya kurulacaktı. Marks’ın sorgulamadan istihdam ettiği bütün bunlar varsayım. Kâh örtük, kâh açık, ama varsayım. Aydınlanma aklının aşırı küstahlığının yansımaları. Kendisini, her şeyiyle yepyeni bir dünya kurmak için gereken devrimci sıçramayı yapmış zanneden, evrensel doğrunun şifresini çözdüğünü zanneden Aydınlanma aklının…

Yani tedrici, nicel değişim değil, bu defa nitel bir değişim, bir mahiyet değişimi olacaktı. O da kendiliğinden olmayacağına göre bir devrim gerekecekti. E, devrim de bir özneye ihtiyaç duyar. İşçi sınıfı, Marks’ın tarih teorisinin tamamlanması için bir özne gerektiğinden icat edilmiş bir şey. Öyle HES’lere direnmeklerle filan bir alakası yok.

Emek kendisinin tüketemeyeceği kadar çok üretiyor ve dolayısıyla esas fay hattında mütemadiyen enerji birikiyordu. Bugün değil belki ama yarın, çok şiddetli bir deprem olacak, her şey yerle yeksan olacaktı.

Ama öyle olmadı. Yukarıdaki öngörülerin hiçbiri olmadı. Öncü sanayileşen toplumlarda işçi sınıfını andıran bir şey, belirli bir süre için mevcut oldu. Çıkış kapıları birkaç nesil boyunca kapalı olan bir sosyolojik sınıf. Ama çok geçmeden durum tepeden tırnağa değişti. Emek, ürettiğinden çok tüketmeye başladı. Soma’daki maden işçileri mesela, kendi ihtiyaçlarından çok kömür üretiyorlar, bin yıl yaşasalar tüketemeyecekleri kadar çok. Ama bin yıl yaşasalar yapamayacakları akıllı telefonlara da bir aylık emekleri mukabili sahip oluyorlar. Ürettiği kadar tüketemeyen, sermaye.

Tarih, sakallı dâhinin öngördüğü istikamette gitmedi.

“Ama sermaye cinlikler yaptı, Berkun Oya şöyle bir diziyle meseleyi çarpıttı, Taşcı şu yazılarla fay hattının yerini değiştirdi” filan gibi zevzekliklere hiç yer yok. Marks “şöyle olacak” derken, “sermaye sayesinde, sermayenin himmetiyle olacak” demedi, “sermayeye rağmen olacak” dedi. Ve olmadı. Elli yıl önce —işçilerin en kalabalık ve güçlü olduğu dönemde, imalatta paylarının yüksek olduğu dönemde— olmadı, artık hiç olmaz.

Adam bir dizi yapmış, “bakın meseleyi sınıfsal terimlerle okuyorsunuz ama sınıf filan yok, zaten dertler de yepyeni bir dünya düzeni kurmak filan değil” diyor, çıkıp diyorsun ki “meseleye sınıfsal yaklaşılmamış, buradan devrim çıkmaz.”

Pes yani…

***

Perihan Mağden de döktürmüş.

İki husus içine sinmemiş. Önce ikincisine bakalım. Askerliğini komando olarak yapmış —tavşan öldürmüyormuş— Yasin’in ağlayabiliyor olması canını yakmış Perihan hanımın. Ay öyle çalıştığı gece kulübünde iki genç kıza şiddet uygulayan adamın —hem de askerliğini komando olarak yapmış, unutmayalım— pamuk gibi kalbi mi olurmuş?

Bir defa, askerliğini komando olarak yapmak, belki Perihan hanım bilmiyordur, genellikle bir tercih işi değil. “Komando olabilir” diye yazıyorlar, olabiliyorsun. İlaveten, barda yaptığı iş, adamın işi. Nezaketin problem çözemeyeceği durumlar için istihdam edilmiş adam. O işi tercih etmiş değil, başka iş bulamamış, ilk fırsatta kurtulmaya bakıyor zaten. Karısına filan şiddet de uygulamıyor, genel bir iletişim sıkıntısı var. Karısı da adamda zaten var olan iletişim sıkıntısını kolaylaştıracak halde değil.

İmdi… Seni, sana sormadan komando yapacaklar. Barlarda, kafayı düzledikten sonra arıza çıkarabilecek tiplerle meşgul olmak zorunda bırakılacaksın. İşleri batırmışsın ve fakat aileyi geçindirmek için mesuliyet hissediyorsun. Mesuliyet hissediyorsun. İçinde fırtınalar kopuyor.

Kusurun ne?

Erkek olmak.

Ey yönetmen! Ağlatmayacaksın adamı. Ona sempati filan beslenir, neme lazım.

Ben Perihan hanımın yerine olsam, “ulan erkek dediğim şey benim zannettiğim gibi bir şey olmayabilir mi acaba, benim farkına varmadığım yüklere dürülmüş olduğundan olabilir mi, taşıyamayacağı yüklerin altına dürülmüş olmasından olabilir mi kabalığı, şiddet gibi görünen reaksiyonları” derdim, “ne güzel bak dizi bana bunları düşündürdü” diye de minnet duyardım.

Birinci meseleye gelirsek… Dizide iki hoca varmış —zaten biri bile fazlaymış— ikisi de iyiymiş. Hâlbuki içinde yaşadığımız dönemde imamlar, Ayasofya kürsüsüne ellerinde kılıçla çıkıp… Filan…

1970’lerin mizah dergilerindeki gibi, şöyle ağzından köpük saçarak konuşan, kara cüppeli, göbekli, elinde tespih, karısının iki metre önünde yürüyen bir hoca olsaymış, Perihan hanım tatmin olacakmış anlaşılan.

İmdi… Bahsi geçen karakter bir imam değil, bir hoca. Yani devletin görevlendirdiği bir bürokrat değil, mahalle insanının saygısı üzerinden kariyerini sürdürmeye çalışan biri. Mahallelinin saygısı, o eli kılıçlı zavallının memurlarının umurunda olmayabilir. O memurlar için, mahalleli kendisini amirlerine şikâyet etmesinler kâfi. Eh, motosiklete binmez, siyasi iktidara itiraz etmez, durduk yerde çıkıntılık yapmazsa, cemaat şikâyet etmez zaten. Cami cemaati dışında kalanlar da onun derdi değil. Dizideki şahısların bürokratik pozisyonları ise çok bulanık. Ali Sadi Hocanın emekli olduğunu anladık da, hangi pozisyondan emekli olduğunu bilmiyoruz. Hilmi’nin pozisyonunu ise hiç bilmiyoruz. Sadece şunu biliyoruz, ikisinin de camiyle alakaları yok.

Toplumda bir saygınlık inşa etmeye ihtiyaç duyan, eline kılıç alıp kürsüye çıkmaz. Ali Sadi Hocanın yaptığı gibi yapar. “Git kızım doktora bakalım ne olacak, ama gelince bana anlat” der. Tartacak adam, kendisinin beceremediği iş becerilebilecek mi? Meryem gelip anlatsa, nasıl reaksiyon göstereceğini bilmiyoruz. Varsayabiliriz ki, eğer işe yarıyorsa, eğer Meryem’e abuk sabuk —mahalleye hiç yakışmayacak— telkinlerde bulunulmuyorsa, teşvik edecek. Problemler çözülürse saygınlığı sürecek adamın. Dolayısıyla çözülebilir problemin çözülmesi gerekiyor. Adam Fırat Mollaer ve/veya Perihan Mağden gibi yapamıyor yani, eline kitabı alıp “benim kitabımda yeri yok” diye kestirip atamıyor.

Diziyi kıymetli kılan da zaten, bence, bütün karakterler bir sosyal kesimi simgeliyor olsalar da, her birinin kendi şahsi ilişkiler ağı içinde biçimlenmiş olduğuna projektör tutabiliyor olması. Herkes kendi kavlince, bir şeyler iyi olsun diye uğraşıyor. Ve… İnanmayacaksınız ama gerçeklik böyle. Dizide Fırat Mollaer ve Perihan Mağden gibiler yok, onları temsil eden kimse yok. Olsaydı, o karakter, bir şeylerin iyi olup olmadığına, elindeki klişeler lügatine bakıp karar verecek, iyi olması için ne yapılması gerektiğine de “şunları yargılayın, bunları asın, şunlar zindana” diyerek hükmedecekti.

***

Mağden’in dertlerinin sırasını değiştirdim, çünkü buradan Ekşi’nin allamesine yatay geçiş yapabiliriz.

Demiş ki biri, mealen, “seyretmeye bile tenezzül etmedim, hakkında bu kadar çok konuşulduğuna göre ulusalcılar dövülüyordur.” Sonra da eklemiş, “memlekette dişe dokunur ne iş yapılıyorsa, o başı açık kadınlar, çağdaş erkekler yapıyor” filan.

Hâlbuki mesela, Meryem’in psikanaliz seansları yapması, seanslar bitince Taksim Meydanını planlaması, arada voleybol oynayıp milli takıma seçilmesi ve Olimpiyatlarda madalya alması gerekiyordu. Ne ayıp! Hiçbirini yapmıyor. Gidip Sinan’ın evini temizliyor, yeğenini okuldan alıp geliyor. Oh, otur televizyonun karşısına, göbeğini kaşıyarak dizi seyret. Ne âlâ memleket.

Bunları fikir diye yazıyor, bir müstearın arkasına saklanmış şahıs.

Memlekette bir tane Robert var. Orada okumuşsan, elbette orada okumayandan fazlasını yapacaksın. Senin rakibin Meryem değil, başkalarının Robertlerinde okuyanlar. Almanya’nın, Fransa’nın, Japonya’nın seçkin okullarında okuyanlarla tartılacaksın. O tartıya gelemeyip, burada Meryemleri döverek tatmin ürete ürete memleketi bu hale getirdiniz. Ve siz zaten bu diziyi filan izlemeyin. Fikir saydığınız şeyleriniz kırılıp dökülüverir sonra… Ne yaparsınız! Yenisini nereden bulursunuz!

Bir başkası da —belki aynısıdır, hatırlayamadım— demiş ki, mealen, “yoga yapanlar başkalarına ‘yoga yapacaksınız’ diye baskı yapmıyor ama namaz kılanlar başkalarına ‘namaz kılacaksınız’ diye baskı yapıyor, her iki kesime eşit mesafede duramazsınız.” Aha başlarını örtmek isteyenlere “başlarınızı açacaksınız” diyenler, anadili Kürtçe olanlara “Türkçe konuşacaksınız” diyenler Hindistan’da yaşıyorlardı/yaşıyorlar herhalde.

Yani ne diyeyim, cahillik desen değil, ahmaklık desen değil. Kötülük bu. Katıksız ahlaksızlık.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et