Kategori: Akşam Gazetesi Yazıları

Perdenin Sakladığı Savaş

AKP’ye yakın bazı dostlarım, Başbuğ’u tutuklayanın hükümet (yani yürütme) olmadığını, yargı olduğunu söyleyip, beni ikaz ettiler. Onlara göre, Erdoğan Başbuğ’un tutuklanmasından rahatsız olmuş olmalı. Başbakanlık koltuğunda oturan, yani her depremde kaybedecek en çok şeye sahip olan bir adam, ne demeye başka birçok sarsıntıyı tetikleyebilecek böyle bir olaya hevesli olsun ki? Haklılar. Ama yine de iki

Asker

Türkiye’de sadece iki Türkiye yok, birçok Türkiye var. Bir yanda İzmir, diğer yanda Konya varmış, bütün ülke de arada gerilip duruyormuş gibi yapılıyor. Sanki Trabzon mesela, çokça Konya, biraz da İzmir’miş gibi… Erzurum, Bursa, Antalya, sanki hep bir doz İzmir, bir doz Konya’ymış gibi… Değiller. Hepsi kendisine benziyor. İyi ki öyleler. Anadolu, bir manada, koskoca

Anayasa Yapıyormuşsunuz

Cemil Çiçek toplumun Anayasa yapımına yoğun bir biçimde katılmaya başladığını söylemiş. Aşk olsun yani. Bir haber verseydiniz, birlikte katılırdık. *** Madde madde gideyim. 1. Anayasa yapımına toplumun katılımı mühim. Bu hususta AKP ile mutabık olduğumuz anlaşılıyor. Nereden anlaşılıyor? Benim önemsediğimi ben biliyorum. AKP’nin de önemsediğini ise, mesela Çiçek’in önceki mızırdanmalarından, şimdi de toplumu gaza getirmek

PKK TSK’ya Ne Vakit Eşitlendi?

Uludere’de otuz beş Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı devletin silahlı kuvvetleri tarafından öldürüldü. Meselenin teferruatını biliyorsunuz. İşyerinizde, kahvelerde tartışmışsınızdır muhtemelen. Eğer sosyal medya memleketin haletiruhiyesini iyi kötü yansıtıyor ise, görünen o ki, tartışırken üç pozisyondan birinden konuşmuşsunuzdur. Belki devlete sövmüşsünüzdür. Öyle ya, örgüt üyesi olmayan sivillerin böyle sorgusuz sualsiz öldürülmesi, devletin bölgede yaptığı diğer işlerdeki mantığını da

Reyting Filan

Bir dönem, Ankara’da bir danışmanlık şirketinde çalıştım. Şirketin sahibi, sabahları koltuğunun altında Resmi Gazetelerle gelip “Hoca, bak Devlet İstatistik Enstitüsüne, Enerji Bakanlığına ve Orman Müdürlüğüne para aktarılmış. Buralara birer proje hazırlasak” filan gibi laflar etmeye başladığında, sadece onun deformasyona uğradığını düşünmüştüm. Üniversiteye döndüm. Merkezi Brüksel’de olan şirketleri temsilen genç insanlar gelmeye başladılar. Şirketlerini, diyelim uzaktan

Zıvanadan Çıkmak

1997 yazında NASA, Pathfinder adlı aracını Mars’a indirdi. İzleyen haftalarda dikkatler —belki de Wells’in “Dünyalar Savaşı”nın radyo oyunu olarak yayınlandığı 1938’den sonra ilk defa— Mars’ın üzerinde yoğunlaştı. Aynı dönemde şekerleme firması Mars’ın satışlarında, beklenmedik bir patlama gözlendi. Şimdi desem ki, “Mars Şekerleme, satışlarını artırmak amacıyla NASA’nın Mars Misyonunu tezgâhlamış, kamu kaynaklarını kirli kâr emelleri için

Fransa’nın İşleri

Bizim uydularımızı uzaya Fransızlar yolladı. O dönemde başka abur cubur da aldık Fransızlardan ve Fransız televizyonlarına birinci haber olduk. “Türkler Fransa’nın batmakta olan aerospace endüstrisini kurtardılar” diye… Herhalde batmaktan kurtaramamışızdır, olsa olsa batışı biraz ertelemişizdir. Çünkü malum, uydularımızın birini uzayda kaybettiler. Yani bizden başkasına bir şey satabilmiş olmaları şüpheli. Nereden çıkmıştı bu, kimsenin itibar etmediği

Erdoğan’dan Sonra

Normal ülkelerde, Başbakanlık koltuğunda oturan şahsın sağlık durumunun herkesi ilgilendirdiği söylendi durdu. Eğer ortada ciddi bir risk varsa, kamuoyunun bunu bilmesi herhalde gerekir. Peki, neden bilemiyoruz? Bu konudaki spekülasyonların bini bir para. Yenilerine ihtiyacımız olduğunu zannetmiyorum. Zaten çok daha naif bir açıklamam var. Erdoğan, hasta olmaktan, “hastayım” demekten utanan biri olabilir. “Olur mu öyle şey

Bilimden Elinizi Çekseniz

Kepler uydusu, Voyager, derken CERN’deki büyük deney. Bilim âleminde heyecan verici işler olup dururken Türkiye’de melelerin diyanette görevlendirilmeleri gündeme geldi ya… “Tam Yılmaz Özdil’lik,” dediydim kendi kendime, “memleketin diplomalı cahillerinin ezberinde altyapı da hazır nasılsa. Yazanın da, okuyanın da düşünmesine ihtiyaç olmayan, ‘Âlem aya biz yaya’ kıvamında bir yazı düşer artık.” Şöyle bir ezberden söz

Özür, Arınma, Yücelme ve saire

Chip ve Dan Heath, Switch adlı kitaplarının başında bir deney anlatıyorlar. Rastgele seçilmiş bir grup seyirciye, sinema salonuna girmeden önce patlamış mısır hediye ediliyor. Ancak patlamış mısırlar, kasten, neredeyse yenmeyecek kadar berbat. Üstelik kimsenin bitiremeyeceği kadar büyük kovalarda sunuluyor. Dahası, hepsi lüzumundan büyük olsa da, seyircilerin bir bölümüne verilen kovalar, diğerlerine verilenlerden de büyük. Paketler