Ellerimizi Yıkadık, Sonra?

On yıl kadar önce bir roman yazmaya teşebbüs ettiydim. Fonda Maya takviminin sonu safsatası, onun önünde bir virüs salgını… Salgının üzerine, virüsün bir biyolojik silah olduğuna dair bol miktarda komplo teorisi sosu… Esas derdim, gerçeklik hakkındaki bilgimizin gerçekliği nasıl inşa ettiği ve… Daha mühimi, o bilgi en yalın gerçekliğe, yani doğrudan kendi hayatlarımıza çarptığında, mevcut kurumlarımızın, örgütlenme biçimimizin nasıl bir meydan okumayla karşı karşıya kalacağı hakkında kafa yormaktı. Neticede birbirimizden haber bile alamaz, birbirimizden haber almayı bile umursamaz, hayatta kalmaktan başka hiçbir şeyi umursamaz biçimde parçalandığımız, virüsün bir biyolojik savaş silahı olup olmadığını anlayamadığımız, esasen öyle olup olmamasının hiç de fark etmediğini hissettiğimiz bir noktada bitiyordu yazmaya çalıştığım şey.

Kanaatlerine itibar ettiğim birkaç kişiye okuttum. Çoğu beni kırmamak için olduğu pek belli iltifatlar ettiler. Bahar —henüz sağdı— beni kırmayı göze almanın daha büyük hayal kırıklıklarından korunmam için gerekli olduğunu bildiğini gösterdi. Ben de beceremeyeceğimi idrak edip, çalışmayı bıraktım.

Bugünlerde burada yazıp çizdiklerim, büyük ölçüde, o dönemde biriktirdiğim kavrayışın ürünü.

***

Her vakit gerçeklikle aramıza bir tampon koyarak yaşıyoruz. Dinler bu tamponların en müessir olanlarından biri. İdeolojiler öyle. Bilim öyle. Esasen insan zihni, hikâyelendirilmemiş olanı kavramakta, sindirmekte, işe yaratmakta yetersiz kalıyor. Bir kapasite meselesi var. Dolayısıyla gerçeklik yerine onun bir hikâyesini istihdam ediyoruz, etmek zorundayız.

Mesele şu ki, gerçeklik değişiyor. Hikâyelerin hayatta kalma gücü ise muazzam. Hatta çok zaman hikâyenin kendisi o kadar güzel, çekici, cazip olabiliyor ki, kendi başına, orasına burasına bir şeyler eklene eklene, kendi hayatını yaşıyor. Yani hikâye de değişiyor ama gerçekliğe hiçbir irtibatı olmadan. Eco bence, Foucault Sarkacında, bu hali çok güzel hikâye etmişti.

İnsanlık heyecan verici bir dönemde yaşıyor. Yani eski hikâyelerin hepsinin, neredeyse hepsinin çöpe atılması, yenilerinin yazılması gereken bir dönemde yaşıyor olduğumuzu düşünüyorum. Hümanizma, Aydınlanma ve Sanayi Devrimi silsilesinin bildiğimiz tarihte yaptığına benzer bir yıkım ve yeniden inşa gerekiyor. Çünkü çoktandır hikâyeler bizi taşımıyor, biz hikâyeleri taşıyoruz. Biz daha iyi yaşayalım diye hikâyelerden destek almıyoruz, kendi hayatlarımızı hikâyeler yaşasın diye harcıyoruz. Ve içinde yaşıyor olduğumuz, hatta bizzat biz yaratıyor olduğumuz için, yarattığımız gerçekliğin gerçeklikten ne kadar kopuk olduğunu hissetmekte de zorlanıyoruz. Olağanüstü artan verimlilik, muazzam bir zaman dilimi boyunca birikmiş sosyal/kültürel/iktisadi zenginlik, gerçeklerden bu kadar kopuk bir biçimde, hovardaca, kendi hayatlarımızı kumar masalarında heder etmemize de imkân sağlıyor. Yani masada kaybedip durduğumuz halde temel ihtiyaçlarımızın karşılanabiliyor olmasının verdiği şımarıklıkla, kumarı sürdürebiliyoruz.

Bu manasızlıktan kurtulabilmek için, gerçekliğin en derinde bir yerden bize kendisini hissettirmesi gerekiyor/du.

Covid-19 gerçekliğin bize değmesi mi? Nihayet ayağımızı yere bastıran şey mi?

Önce bildiklerimin bir envanterini çıkarıp sahayı görmeye çalışayım.

***

Covid-19 bir biyolojik silah olabilir mi?

Biyolojik savaş konusundaki çalışmaların tarihçesi hakkında güvenilir bir bilgiye sahip olmak zor, nihayetinde top secret işlerden söz ediyoruz. Bu süreçte rol alanların çoğu bile nasıl bir işin içinde olduklarını bilmeden çalışmış ve emekli olmuşlardır, biz nereden bilelim. Ama ta 1980’lerde muhtelif ülkelerde çalışmalar yapıldığına dair işaretler de var. Benim roman olsun niyetine bir şeyler yazıp durduğum dönemde —bildiğim kadarıyla henüz— yoktu ama sonrasında tamamen sentetik virüsler de imal edildi.

Haliyle bilmiyoruz, bilemeyiz, kim ne yapıyor, neyi hedefliyor ve hangi seviyeye geldi. Ama mevcut teknolojik seviyeyi hesaba katarsak, birilerinin elinde bir takım biyolojik silahların mevcut olduğundan emin olabiliriz.

Eh, ABD ve Çin birbirlerini karşılıklı olarak Covid-19 sebebiyle itham ediyorlar malum. İran da ABD’yi hedefe yerleştiriyor. Dünya da, çığırından çıkmış adamların elinde olağanüstü gücün biriktiği, çığırından çıkmış bir yer… Eğer bir biyolojik savaşın mağdurları isek, çok da şaşırtıcı olmaz.

Öyle görünüyor.

Ama öte yandan, çok yabancı bir virüs değil bu. Normal şartlarda beklenmedik bir şey değil yani. Occam usturası prensibinden hareketle, yani en basit açıklamanın uygun açıklama olduğunu kabul ederek, esasen son derece tabii bir tehdide maruz kaldığımızı varsayabiliriz. Ben öyle varsaydım.

***

Virüslerin yayılma dinamiği son derece basit bir dinamiktir. Sistem dinamiği konusundaki sadece temel bilgiler bile, virüslerin yayılmasını kavramaya kâfi. Mesela depremlere yol açan gerilimlerin dinamiği, çok katmanlı olduğu ve çok sayıda kesikli (discrete) unsur barındırdığı için enteresandır, anlamak da istikballeri hakkında tahminler yürütmek de zordur. Ama virüslerin yayılma dinamiğini anlamak kolay —hemen herkes anladı. Tahminler yürütmek için de, birkaç parametreyi bilmek yetiyor. Nasıl bulaşıyor —dolayısıyla bir taşıyıcı kaç kişiye bulaştırır— öldürücülük oranı ne filan gibi birkaç hususu bilmek kâfi.

Mesele şu ki, o birkaç parametre hakkında güvenilir bilgimiz yok. Çünkü bölgesel olarak muazzam farklılıklar var. Bir tür tabii laboratuvar olarak Diamond Princess gemisi ele alındığında, toplam 3711 kişinin 634’ünün (% 17) enfekte olduğu, onların da 8’inin öldüğü, 15’inin durumunun ciddi olduğu hesaba katılırsa, mevsimsel gribin öldürücülüğünün en az beş katı kadar öldürücü bir virüsle karşı karşıya olduğumuz düşünülüyor.

Buna mukabil, dünyanın muhtelif yerlerindeki istatistikler birbirini tutmuyor, çünkü her ülkede test stratejisi aynı değil. Kaldı ki devletlerin beyanlarının ne kadar güvenilir olduğu da şüpheli. Bütün bunları biliyorsunuz, defalarca işittiniz, okudunuz. Dolayısıyla teferruata girmeden, düz hesapla tahmin yapacak olursak… Eğer mevsimsel gribin beş katı bir hasar verecekse, Covid-19’a 3,5 milyon civarında kurban vereceğiz demektir. Bunların da büyük bölümü altmış yaş üstü ve sağlıksız —daha çok da erkek— insanlar olacak.

Ancak ülkeler arasındaki mevcut durum farklılıkları mide bulandırıyor. Mesela Demir Küçükaydın, mealen, aralarında Türkiye’nin de olduğu bazı ülkelerin kasıtlı olarak virüse karşı gerekli tedbirleri almadıklarını iddia ediyor. Bağlantısını verdiğim yazısından önceki birkaç yazı da bu hususa tahsis edilmiş.

Haklı olabilir mi? Yani birileri, “fırsat bu fırsat, yaşlı ve hastalardan kurtulalım ve sosyal güvenlik sistemi üzerindeki yük azalsın” diye düşünmüş olabilir mi? Eh, Sarayda çok cin fikirli birilerinin fink attığı sır değil. Mesele şu ki, eğer böyle cin fikirliler, “bırakalım yaşlılar ve sağlıksızlar ölsün, hem sosyal güvenlik sistemimi kurtarırız, hem de bu süreçte tesis ettiğimiz otoriter sistemi sonrasında derinleştirir, iktidarımızı tahkim ederiz” hesabı yaptılarsa, hesapları yanlış.

İki sebeple…

Birincisi, eğer dünya genelinde 3,5 milyon kişi ölecekse, Türkiye’nin hissesine düşecek olan, kabaca, 35 000 kişidir. Nüfusumuz daha genç olduğu için sayının daha düşük olması, memleket daha başıboş olduğu için de daha yüksek olması anlaşılır. Hadi 50 000 kişi diyelim. Şu içinde yaşadığımız sürecin sadece bir hafta sürmesinin ekonomiye yükü bile, 50 000 kişinin sosyal güvenlik sisteminin envanterinden düşmesinin sağlayacağı faydayı karşılamaz. Benzer hesaplar İtalya için de yapılabilir.

Demiyorum ki böyle manasız hesaplar yapılmıyor. Ama böyle hesaplar yapanların hesap ettikleri gibi gelişmez işler, hayalleri gerçekleşmez.

***

Küçükaydın’a ve tezine tekrar döneceğim, ama bir de bu hesapların neden tutmayacağı hususundaki ikinci sebebe bakalım. Malum, eğer uzun süredir adını duymamış ve özlemişseniz, Foucault’yla hasret giderme günlerindeyiz. Biyopolitika kavramı hepimize hatırlatılıp duruyor, bir misali de Duvar’da Beyza Karayel Demirbaş olmuş.

E evet, iktidarın her açıdan röntgenini çekmeye pek meraklı olan Foucault, devletlerin bir noktadan (18. Yüzyıl sonlarından) itibaren yaklaşım değiştirdiğini, bu bağlamda da vatandaşlarının sağlığıyla daha önceki devletlerden çok daha fazla ilgilenmeye başladıklarını tespit etmişti. Daha önce hayatta kalmak vatandaşın vazifesiydi, daha genelde ilahi bir otoritenin lütfuydu. İktidarın bu husustaki tasarrufu, kendisine hayat bahşedilmiş olanların bazılarının hayatını sona erdirme gücüyle sınırlıydı.

Bu tür hususları, mercekleri sadece iktidarlara odaklayarak anlamaya çalışmak son derece yanıltıcı. Evet, Foucault’nun dediği gibi bir kayma gerçekleşti, çünkü toplumda ölümün ertelenebileceği fikri/inancı yaygınlaştı. Dolayısıyla toplumlar, fertlerin hayatlarının uzatılmasını talep etmeye başladılar. İktidarlar da ancak bu hususta gösterdikleri performans ölçüsünde meşruiyet kazanabilir oldular. Yani iktidar dediğimiz şey, bir fanus içinde, kendi kendine, “bundan böyle vatandaşların sağlığıyla ilgileneyim” demedi. Elbette beden sağlığı yerinde olan fertlerden müteşekkil bir toplum daha iktisadidir, iktidarın işine gelir. Ama eğer toplumda fertlerin sağlığıyla ilgili bir talep oluşmamış olsa, işler böyle gelişmezdi.

Bu hususu önemsiyorum. Çünkü iktidar ile toplum arasındaki ilişki bir nevi dans olarak görülebilir. Bundan sekiz bin yıl önce Mısır firavunları bile, neticede, rıza üretmek zorundalardı. Evet, toplum zayıf, iktidar ise güçlüydü, dansın seyrini iktidarın attığı adımlar belirliyordu ama iktidarın atacağı adımları sınırlayan bir toplum da vardı. Zamanla toplumlar güçlendi. Toplumun güçlenmesinin bence en belirgin göstergesi —kısa süre önce vurgulamaya çalıştım— talepkâr olmasıdır. Yani toplumlar her daim talepkârdır da, talepleri arttığı oranda güçlüdürler demektir. Bir şeye —mesela devletin kendi sağlığıyla ilgilenmesine— ihtiyaç duymak başka, onu talep etmek başka şeyler. İhtiyacı herkes hisseder, talep edebilmek için güç gerekir.

Günümüzün toplumları, geçmişteki toplumlar ile kıyas kabul etmeyecek kadar güçlü. Zaten pandemi sonrası belirleyici olacak olanın da o güç olacağını düşündüğümü muhtelif biçimlerde dile getirdim. Pandemiyi bahane edip, nüfusun yaşlı saçaklarını biraz budayıp, sonra da bu esnada inşa edilmiş olan denetim sistemini tahkim ederek… Bunlar ham hayaller. Bu tür hayaller kuranlar varsa, sadece birkaç hafta sonra, fena halde hüsrana uğrayacaklar.

***

Şimdi hem en başa, hikâye mevzuuna ve hem de Küçükaydın’a dönerek toparlayayım.

Bir defa başımıza ne gelmiş olduğunu bilmiyoruz. Dolayısıyla ona nasıl reaksiyon göstermemiz gerektiğini de bilmiyoruz. “Bırakalım bilim insanları karar versin” demek bir çözüm değil, çünkü bilim insanları başımıza gelen hakkında da, ona gösterilmesi gereken reaksiyon hakkında da bir mutabakata sahip değiller. Politik olmayan bir bilimsel duruş, daha temelde politik olmayan bir bilim de yok zaten.

Dolayısıyla, yapıp edeceklerimizin, pandeminin sebep olacağı insani ve sosyal hasarın ölçeğini küçültmek veya büyütmek hususundaki etkisi son derece sınırlı görünüyor. Gerçekliğin kendisi, bizim ona müdahalemizle biçim değiştirmeyecek kadar muhkem görünüyor yani.

O halde?

Meselenin mühendislik tarafı çok da enteresan değil. Olacak olan olacak. Ama ortada muazzam bir politik fırsat var. Küçükaydın’ın yaptığı/yapmaya çalıştığı şeyin, yaşlıları kurtarmak olmadığını zannediyorum. Daha ziyade, pandeminin yol açtığı sosyal şartlardan istifade, çığırından çıkmış bir politik ortamda, politika üretilemeyen bir ortamda, politika üretmeye çalışıyor. Bence doğru bir yaklaşım.

Mesele şu ki, ne Türkiye’deki ve ne de dünyadaki mevcut iktidarlar, bence, ciddiye alınma, kendilerine karşı bir cephe oluşturulmasını hak etme sınırını çoktan geçtiler. Eğer aşırı iyimserliğe kapılmış değilsem, bu pandemi, en iyimser tahminler kadar mülayim geçse bile, sadece mevcut iktidar öznelerini değil mevcut iktidar anlayışını önüne katıp götürecek. En azından böyle bir ihtimal, bir fırsat var.

Dolayısıyla bize yeni bir hikâye lazım. En başta söyledim, gerçekliğin kendisiyle baş edemeyiz, aramıza bir hikâye koymamız, gerçekliğin bir hikâyesiyle iş görmemiz gerekiyor. Gerçeklik dediğim şey, Covid-19’dan ibaret değil. Onun gerçekte ne olduğu ve bize ne yapıyor olduğundan ibaret bir şey değil yani… Esas mühim gerçeklik, toplumun Covid-19’a, Covid-19 üzerinden iktidara, iktidarlara ne reaksiyon gösteriyor olduğu… Üzerine yaslanılacak gerçeklik, toplumun hali. Ve o gerçeklikle ilişki kuracak bir hikâye üreterek, o gerçekliği yönlendirmek zorundayız.

Politika dediğimiz şey, zaten, bundan ibaret.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et