İnsan ve İşi

Bart Hanna’nın Man Lifting a Stone adlı eseri.

Önceki gün yazıyı yazdıktan sonra Cüneyt Özdemir’in şeysini izledim. Kılıçdaroğlu kadınlara düzenli maddi destek vadetmiş de… Olur muymuş öyle şey! Balık vermeyecekmiş, balık tutmayı öğretecekmiş. Kendisine balık tutmak öğretildiği için nasıl balık tutmayı sürdürüyor Özdemir, görüyorsunuz. Herkes öğrense… Dünya cennet olsa… Hayat bayram olsa…

ODTÜ Endüstri mezunları kendi aralarında tartışırken de sıklıkla buraya gelirdi mevzu. “Dilenmeseler, çalışsalar ya” filan. Sonra çocuklar otoban gişelerinin yanında veya sıkışan trafikte kâğıt mendil, su filan “satmaya” başladılar. Çalışmaya başladılar yani. Yaranamadılar, iklimlendirilmiş ofislerde powerpoint sunumları hazırlatmayı ve o sunumların üzerinden geçmeyi iş olarak bellemiş olanlara…

Teknoloji yakıtlı verimlilik yüzünden, bir kişi yüzlerce kişiyi doyurabilecek kadar balık tutabilir hale geldi. Dolayısıyla herkese balık tutmayı öğretmek çözüm değil. Özdemir’in de hadiseyi kavraması mümkün değil, çünkü o soytarılık yaparak karnını doyuruyor. Feodal beylerin saraylarında da soytarılar vardı ve balık tutanların tuttuğu balıklarla karnını doyuruyor, mukabilinde de beyini eğlendiriyordu. O vakitlerde, çalışan herkes can havliyle çalıştığında, günde iki kişiyi doyurabilecek kadar balık tutabiliyordu. Birini kendisinin yemesi lütfediliyordu —ertesi gün de iki balık tutabilmek için hayatta kalsın diye— birine de el koyuluyordu. El koyanların askerleri, soytarıları filan karınlarını doyursun diye. Özdemir zannediyor ki marifeti sayesinde karnını doyuruyor, hâlbuki kendisi gibi boş insanlar, günümüzün feodalitesi —modern devlet— tarafından doyuruluyor.

Ciddi bir kilitlenme halinden söz ediyorum. Daha önce işaret ettiğim gibi, seksenlerin ikinci yarısından itibaren üzerine kafa yormaya başladığım, dünyanın ahvali hakkında derin fikirler serdettiğine inandığımız ve neredeyse her yazdığını okuduğumuz mühim insanlar üzerine hiçbir şey yazmadığı için “galiba atladığım bir şey var” diye dile getirmeye ürktüğüm, doksanların ikinci yarısından itibaren de ürkekçe olsa da dile getirmeye başladığım bir mevzu bu. Öyle Özdemir akıllarıyla yaklaşılacak bir mesele değil. Beyin sarayında sınırlı sayıda soytarıya yer var. Beyin yerini yığınlar aldığında da durum değişmiyor, sınırlı sayıda soytarı kâfi. Fazlası fazla.  

İlaveten…

Herkes soytarılık yapmayı kendine yediremiyor.

Esasen, bana öyle geliyor ki, kimse yediremiyor. Daha doğrusu, Tırışkadan İşler kitabını vasıtasıyla Graeber böyle düşünmeye başlamama sebep oldu. Yoksa, kitabı okumadan önce, mesela Özdemir’in gazetecilik/habercilik zannetmemizi istediği şeyi gazetecilik/habercilik zannettiğini, o tuhaf gülüşünün de halinden duyduğu memnuniyetin ürünü olduğunu varsayıyordum. Şimdi şüpheliyim. O bile soytarılık yaptığını hissediyor ve soytarılık öyle gerektirdiği için gülmesi gerektiğini varsaydığı anda, gırtlağından o tuhaf sesler çıkıyor. Acı duyuyor yani. Olabilir mi, olabilir.

Dört aylık erlik yapmak için Erzincan’da birliğe teslim olduktan bir hafta kadar sonra deprem oldu. Neredeyse hepimiz, enkaz kaldırma ve/veya depremzedelere yardım gibi işler için görevlendirmek için adeta yalvardık. Hâlbuki bomboş oturuyorduk. Son dönem dört aylıklardık ve TSK’nın kazasız belasız kurtulmak dışında bize dair herhangi bir beklentisi yoktu. “İşe yarama” ihtiyacının ne kadar yaygın ve derin bir duygu olduğunu gözlemiştim yani ve muhtelif yerlerde de paylaşmıştım manasız işler meselesi tartışılırken. İlaveten daha teorik düzlemde şöyle şeyler de yazmıştım insanın avantadan hoşlanmaması hususunda. Ama Graeber’i okuyana kadar bu hususta yine de tereddütlüydüm.

Graeber’in kitabından da görüyoruz ki benim Erzincan’da yaşadığım tekil bir hadise değil, mesela mahkûmlar boş oturmak yerine, kendilerine ekstra hiçbir şey katmayacağı —mesela ücret almayacakları— halde, çamaşırhanelerde çalışmayı filan tercih ediyorlar. İşçiler piyangodan büyük meblağlar kazandıktan sonra da çalışmaya devam ediyorlar. Filan.

ABD ordusunun muhtelif sosyal projelerde fiilen çalışmasına yönelik bir proje geliştirilmiş, ordunun kamuoyu algısını iyileştirmek için (s. 364-5). Sonra fark edilmiş ki kamuoyundaki ordu algısına bir katkısı olmamış projenin. Ama ordu mensuplarının ruh sağlığına çok önemli katkıları olmuş, “işe yaradıklarını hissetme”nin. Bu yüzden sürdürülüyormuş proje.

Bilmiyordum öğrendim, Groos sebep olma hazzı diye tercüme edilen bir kavram geliştirmiş, bebekler üzerine yaptığı deneylerle (s. 138). Broucek o zemin üzerine çocukluk çağı tümgüçlülük yanılsaması diye bir şeyler inşa etmiş (s. 139 dipnot). Vardığımız nokta şöyle özetlenebilir: “Dünyaya anlamlı bir etkide bulunamayan insan yok oluşa mahkum oluyor (s. 140).” “İnsanlar, diğer insanlarla düzenli bağlantı kurmaları engellendiğinde körelmeye hatta fiziksel olarak çürümeye başlayan toplumsal yaratıklardır. Dünya ve diğer insanlar üzerinde öngörülebilir etkilerde bulunabildiklerini algıladıkları için dünyadan ve diğer insanlardan ayrı, bağımsız varlıklar olduklarının farkındalar. İnsandan bu eylemlilik hissini alın, geriye hiçbir şey kalmaz (s. 163).

Şu son tespitten yola çıkarak devam etmeden önce işaret etmem gereken bir husus var: Tarihin bir anında, modern devletlerin ulus yaratma projeleri ile birlikte, insan —en azından bazı insanlar— başkalarının —en azından başka bazılarının— nesnesi haline geldiler. Yani eylemlilikler dünyayı düzenlemeye değil, insanları biçimlendirmeye yönelmeye başladı.

Ve bu süreçte…

Graeber Orwell’den bir alıntı yapmış (s. 352). “Bana sorarsanız, şu yararsız işleri sürdürme içgüdüsü, en temelde ayaktakımı korkusundan. Bu güruh (akıllarınca) boş bırakıldıkları an tehlike yaratan aşağılık hayvanlardan oluşuyor; o yüzden bunları durup düşünemeyecek kadar meşgul etmek gerekiyor. —George Orwell.” Siz de farkındasınız tercime problemli, aslını araştırmaya da üşendim. Ama anlaşılan o ki (a) lüzumsuz iş çok eski bir şeymiş yani ve (b) kendilerini pek matah gören birileri, dünyayı düzeltmenin, ayaktakımını meşgul etmekle mümkün olacağını vehmetmiş. En azından Orwell öyle teşhis etmiş.

Orta sınıflar yoksulların zaman disiplininden yoksun oldukları için yoksul olduklarını düşünmeye başladı; fakirler paralarını kumarda harcadıkları gibi zamanlarını da har vurup harman savuran insanlardı (s. 152).” Yani Cüneyt Özdemirler de yeni sayılmaz.

Carlyle emeğin maddi ihtiyaçları karşılama aracı olarak değil, yaşamın özü olarak görülmesi gerektiği kanısındaydı: Tanrı dünyayı bitmemiş yarattı ki insanlar eserini emekleriyle tamamlayabilsinler (s. 328).

Bu kavrayış, zaman içinde bizi şimdiki manasızlıklara sürükledi. “Bizden önce yaşamış kime anlatsanız tuhaf bulacağı bir mantık çoktan bütün dünyaya yayıldı (s. 159).” Ama aslında iş, bizim şimdi kavradığımız gibi bir şey değildi. Hâlâ da değil.

Çünkü…

Her şeyden önce “İnsanlar aklımızdaki insan doğası kuramına uygun davranış ve tepkilerde bulunmuyorlar. Bunun mantıklı tek sonucu var: Bu kuramlar insan doğasının kimi temel hususiyetleri konusunda hatalılar (s. 120).”

Cennet bahçesi anlatısında da, Prometheus mitinde de çalışma zorunluluğu, kutsal yaratıcıya karşı çıkan insanlara reva görülen bir ceza olarak resmedildi. Öte yandan her iki metinde de insana gıda ve giysi temin eden, kentler kuran ve daha önemlisi, insanın maddi evrenini var eden iş, kutsal yaratma kudretinin insan ölçeğindeki dışavurumuna benzetildi (s. 317).”

Görüldüğü gibi iş, uzunca sayılabilecek bir süredir, üzerine kafa yorduğumuz/yorulan bir şey. Sanki birbiriyle çelişiyor gibi görünen cennet bahçesi anlatısı ile Prometheus miti, esasen aynı şeyden söz ediyorlar. Fark, sizin neyi tercih ettiğinizde. Neyi düzen olarak gördüğünüzde. Eğer Platonik bir düzen kavrayışına sahipseniz, o düzeni bozan unsur olarak cezalandırılmanızı da normal görür, işi de ceza olarak nitelersiniz. Yok, hayatı önemsiyorsanız, iş dünyayı düzenlemenin bir aracı olur.“… Karl Marx gibi devrimciler için temel mesele başkaydı. Onların gözünde mesele felsefiydi; toplum olarak içinde yaşadığımız dünyayı ortaklaşa inşa ettiğimiz ve başka biçimlerde de inşa edebileceğimiz düşüncesinin kabulüydü (s. 343).” “Ortaklaşa”… Bir daha vurgulamaya ihtiyaç var mı, “ortaklaşa”. Yani piyasa marifetiyle.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et