İntihar

Ekşi Sözlük’te, hekim olduğu anlaşılan bir yazar, benim için “intihar hakkında yazsa da adem-i merkeziyetçiliğinin sınırlarını öğrensek” demiş. Derde deva olacağını zannetmesem de, boğucu ve manasız gündemin dışına kendimizi atmak için bir vesile olarak değerlendireyim bu meydan okumayı.
İntihar hakkında yazamam. Çünkü intihar, bence, ancak felsefenin konusu olabilir. Ben ise felsefe ile kısa süreli beraberliğimi çok genç yaşta noktaladım. O kendi dostlarıyla, ben kendi dostlarımla, mutlu, mesut yaşıyoruz. Daha açık söylemek gerekirse, benim bildiğim, sevdiğim ve saygı duyduğum metodolojiyle ele alınabilir bir husus gibi görünmüyor intihar. Bildiğim kadarıyla biyolojik bir açıklaması yok, biyolojiyle yaklaşılabilir değil. Sosyolojik bir perspektifle ele alınmak için de fazla nadir.
(Gözden kaçmasın, demiş oldum ki (a) bir metodolojim var, (b) her şeyi incelemeye uygun değil, (c) demek ki her konuda ahkâm kesemem.)
Gelelim adem-i merkeziyetçilik mevzuuna…
Ben adem-i merkeziyetçi miyim? Kendimi öyle tarif etmezdim. Kudretin merkezileşmesinden duyduğum tiksintiyi sayfalarca yazdım, evet. Kudretin merkezileşmesinin yol açtığı tehditler hakkında demediğim kalmadı. Ama o yazdıklarımdan “elime imkân geçse kudreti parçalarım” veya “elinde imkân olan kudreti parçalasın” gibi manalar çıkıyorsa –veya nüansları ihmal edip böyle şeyler dediysem– yanlış şeyler demişim.
Ben kendi alanımı, kavramsal alanımı, herhangi bir otoritenin gönlü olsun diye daraltmaya razı gelmedim. (Öyle davranmadığımı zannediyorum.) Bu yüzden ciddi sayılabilecek bedelleri göze aldım. Birçok durumda otoritenin blöf yaptığı ortaya çıktı ama bazı durumlarda da gerçek bedeller ödedim. (En azından bugün hayatımda eksik bulunan bazı şeylerin eksikliğini, otoriteyle bu iddialaşmalarla açıklıyorum. Belki de kendimi aldatıyorumdur, diyeceğim de… Başkalarının bende eksiklik olarak gördüğü şeylerin eksikliğini pek dert ettiğim de söylenemez, dolayısıyla mazeret aramamı gerektirecek bir durum yok gibi de görünüyor bana.)
Neyse… Mesele şu ki, merkezileşme eğilimleri beni tehdit ettiğinde dövüştüm, dövüşüyorum. Nüans açıktır herhalde ama yine de vurgulayayım: Merkezileşme ile kategorik olarak dövüşüyor değilim, benim alanıma tecavüz ettiği noktada dövüşüyorum.
Çok mu bencilce? Öyledir herhalde. Ama sebebi var.
Sebebine gelmeden önce…
Merkezileşmeye kategorik olarak itiraz ediyormuşum gibi görünüyorsa, (a) yukarıda da işaret ettiğim gibi benim kendimi ifade edememiş olmamdan, (b) beni işitenin “kendisi için istemediğini kimse için istemiyordur” kabulünden, (c) muhtemelen her ikisinden kaynaklanıyordur.
Merkezileşmenin yol açtığı risk ve tehditlerden sıkça söz ediyorum ama “merkezileşmeyi gerileteyim” diye bir programım yok. Merkezileşmenin herkes için yüksek bir bedeli olduğunu düşünüyorum ama bu benim düşüncem. Başkaları için bedeli getirisinden daha düşük olabilir. Veya… Bana daha muhtemel görüneni, başka birçokları bedelinin getirisinden daha düşük olduğunun farkında olmayabilir. Benim için de iş, öyle bir ihtimali varsayıp birilerinin kendisiyle tartışmasına vesile olmak, bu arada da kendi varsayımlarımı dışsallaştırırak onlarla hesaplaşmayı sürdürebilmek.
Şimdi gelelim bencilliğin sebeplerine…
Merkezileşme bana ben olarak hayatımı sürdürmek konusunda mani çıkardığında onunla dövüşmek bir iş. Ama “merkezileşme bana hayatı daraltıyor, demek ki herkese daraltıyordur, herkes adına dövüşeyim” demek, açıkça, haddini aşmaktır. Bir defa benim varsayımlarım yanlış olabilir –yukarıda işaret ettim. Ama dahası, ben başkalarının alanını genişlettiğimde, onlar kendileri değil de ben genişlettiğimde, ortaya çıkan durum, herkesin kendi alanını genişlettiğinde ortaya çıkacak durum gibi olmaz. Mesele alanların ne kadar geniş olduğu değil, o alanları kimin, hangi bedelleri göze alarak genişlettiği. (Demek gerekiyor mu bilemedim, gerekiyormuş gibi diyeyim, “alanlar genişlesin de hangi özne genişletmiş ne fark eder” yaklaşımı Aydınlanmacı bir yaklaşım.)
Ve burada esas sorunun cevabına ulaşabildik zannediyorum: Adem-i merkeziyetçiliğimin sınırları, her öznenin açtığı alanların toplamı kadar –eğer öyle “adem-i merkeziyetçilik” diye bir program tarif edeceksek. Alanları ben açmadığım gibi, sınırları da ben tayin etmiyorum.
Fanus içinde, bir başıma yaşamıyorum. Değerlerim var. Bildiklerim, biriktirdiklerim var. Onlarla başkalarına tesir etmeye çalışıyorum. Ama kimsenin işini yapmaya kalkmıyorum. “Zaten kimse kimsenin işini yapmıyor/yapamıyor” denebilir ve haklı olunur. Ama birçok kişi başkalarının işini, yapmaya gücü yetmediği için yapmıyor/yapamıyor. Benim ise dünyayı kavrayışım mani. Aradaki farkı, umarım, ifade edebilmişimdir.
Bir misal belki de yardımcı olur. Mesela burada defalarca övdüğüm, defalarca da şiddetle itiraz ettiğim Ümit Kıvanç, birçok benzeri olan “iyi” bir özne. İyi bir insan. Öyle görünüyor. Mesele şu ki, başkalarının alanlarının darlığından duyduğu rahatsızlığı “hadi yoldaşlar bir omuz verin de herkesin alanını genişletelim” diyerek telafi etmeye çalışıyor olduğunu söyleyebilirim. Yani onu okurken bende kalan şey bu tür bir “program”.
Sonra o alanlar genişlemiyor ve Kıvanç önce kendisine, sonra bize, sonra insan türüne içerliyor, filan. Bu hal, iddia ediyorum ki, bir dünya kavrayışında neşvünema buluyor. Benim dünya kavrayışım öyle değil.
Kıvanç –veya sayısız benzerinden biri– bunları okusa, “senin elindeki imkânlar var mı herkeste bakalım” diyebilir. Yoktur herhalde. Benim elimde de başka birçok kişinin elindeki imkânlar yok. Mesela Kıvanç kadar işlek bir dilim yok, filan. Ama mesele benim alanımın ne kadar geniş olduğu, dövüşe dövüşe onu ne kadar muhafaza edebildiğim değil ki. Onu “benim” muhafaza edebilmiş, “benim” genişletebilmiş olmam. İntihar etmemişsem, muhtemelen, oradaki “ben” öznesini bu sayede hissedebilmiş olmamdan kaynaklanıyor. İntihar etmemiş olan hepimiz için de bu halin geçerli olduğunu düşünüyorum.
E, demiştim ki mealen “başkaları kendi alanlarını genişletmenin bedellerini ödemeyi göze almıyor olabilirler.” Şimdi de demiş oldum ki, “herkes –intihar etmeyen herkes– az veya çok bir bedeli göze alıp, bir alanı açık tutmaya çalışıyor.” Ama o alanların genişliği, benim açımdan bakıldığında kâfi değil. Daha çoğunu, daha genişini hak ediyoruz. Bütün diğer hususlar gibi ve belki de hepsinden çok bu “alan genişliği” hususu izafi. (Dahası, belki de üç yüzyıl sonra doğmuş olsam, “herkesin kendi alanının bu kadar geniş olması mahzurlu, kudreti biraz toparlasak da iş görebilsek” diyecektim. İşin bir de “doz” boyutu var yani.)
Noktayı koyayım. Adem-i merkeziyetçiliğimin sınırları çok dar. Benim alanıma tecavüz etmiyorsa, dert değil. Ama meselenin/meselemizin böyle tarif edilmesini, yani sorunun böyle sorulmasını uygunsuz buluyorum. Meselemiz, en azından bir süredir, “kimin için neyin iyi olduğuna kim karar verecek” meselesi, “herkes için iyi olanı kim yapacak” değil.
“Kimin için neyin iyi olduğuna kim karar verecek” sorusuna cevabım ise şu: Herkes kendisi için neyin iyi olduğuna kendisi karar verse de bir düzen zuhur eder ama herkes kendi bilir. Ben, benim için neyin iyi olduğuna kendim karar vermek istiyorum.