Kamyoncunun Derdi

Daha önce mutlaka söz etmişimdir ama tekrarda bir mahzur yok. Çünkü neredeyse her gün Spielberg’in The Duel adlı, ilk uzun metraj filmini anıyorum.

Bilmeyenler için hatırlatayım. Bir pazarlamacı sabah otomobiliyle çıkar. Yolda bir kamyoncu kendisini taciz eder. Önce bir mana veremez, hızlanarak kaçmaya çalışır, kamyoncu da hızlanır. Yavaşlayıp kamyonun uzaklaşmasını beklemeye yeltenir, kamyoncu az ileride onu bekler. Bir dinlenme tesisine girip, kamyonun yol almasını beklemeye karar verir. Kamyon da aynı tesise girer. Yanlış hatırlamıyorsam hiç konuşma yoktu filmde ve kamyoncunun yüzünü hiç görmemiştik —sadece dinlenme tesisinde kamyondan inerken, yılan derisi çizmelerini görmüştük. Bir de, yine yanlış hatırlamıyorsam, filmin sonunda siluetini…

Filmi trajikomik şartlarda seyretmiştim. Sonradan evleneceğim kız arkadaşım beni ailesiyle tanıştırmaya götürmüştü. Sonradan kayınpederim olacak beyefendi televizyonda kanaldan kanala zıplarken, TRT 2’de bu filmi gördüm. Başlamıştı. Ne adını ve ne de yönetmenini bilmiyordum o sırada ama beni fena halde sarmıştı. Kayınpederim benim dikkatimi görünce kanal değiştiremedi. Besbelli fena halde sıkılmıştı. Sonradan “ulan kızın gönlünü kaptırdığı adama bak, seyrettiği şeye bak” diye geçmiştir içinden diye düşünüp, çok gülmüştüm.

Filmi cazip kılan yanı şuydu: Seyrederken, “ulan oğlum, niye itişiyorsun, şöyle yapıver, beladan kurtul” diye geçiyordu içinizden ve sanki sizi işitmiş gibi onu yapıyordu pazarlamacı. Ama kurtulamıyordu. “Aa, mesele öyle değilmiş, o halde şöyle yapmak lazım” diye geçiyordu içinizden, pazarlamacı yine sizi dinliyordu ve… Bildiniz, o da çözüm olmuyordu. Sonra yine “mesele öyle de değilmiş, şöyle bir reaksiyon lazım” diye geçiyordu içinizden, filan.

Hayatla ilişkimiz hakkında, daha öğretici bir film seyretmedim, diyebilirim.

Bugünlerde neredeyse her an hatırlamamın sebebi de belidir herhalde. Kamyoncunun niyeti hakkında sahip olduğumuz varsayımlar hatalı olduğundan, kendimizi fena halde köşeye sıkıştırdık. Hâlâ manasız tespitlerde bulunup, kendi sıkışmışlığımızı derinleştiriyoruz.

Kamyoncu? Yani Erdoğan.

Sahneye çıktığında, yani otomobilimizin ardında belirdiğinde niyeti neydi? Muhtemelen kötü bir niyeti yoktu. Cumhuriyetin yaptığı yollar şöyle delikanlı, yakışıklı bir kamyoncu görmüştü nihayet. O yollarda direksiyon sallayarak, âleme nasıl kamyon sürülür gösterecekti. Mesele şu ki, kötü bir sürücü idi. Çok kötü idi. Onun kadar kötüsü, beceriksizi az bulunur cinsinden. İşler sarpa sardı. O da bize sardı “hep bunların yüzünden” diyerek. “Ben aslında iyi sürücüyüm, bildiğiniz gibi değil… Ama bu muhalifler ben Müslümanım diye beni beğenmiyorlar” makamından… Ahali bunu yer miydi? Muhtemelen yemezdi.

Ama Baykal ve şürekâsı Erdoğan’ın beceriksizliğiyle değil Müslümanlığıyla uğraşıp durunca…

“Ulan,” dedi ahali, “bu herif kamyonu devirecek ama biz kamyonun devrilmesini buna fatura edersek, ‘gördün mü bak, Müslüman adam memleketi yönetemiyor’ olacak, ucu bize değecek”. Arkasında durdular Erdoğan’ın. Ralli öyle başladı. Erdoğan —kamyon sürmeyi öğrenemediyse de— ahaliyi kendi suçlarına ortak etmeyi öğrendi. Suçlar büyüdükçe, suç ortaklığından beslenen karşılıklı bağımlılık derinleşti, güçlendi.

Baykal ve şürekâsının otomobilinde olsalar da, onların bağnazlığından, yobazlığından pek de nasipleri olmayan kalabalıklar, “yahu işimiz var, gücümüz var, bu oyunun da tadı yok” diye mızmızlanmaya başladılarsa da, kamyoncu artık kendi hatalarının, suçlarının nasıl örtbas edilebileceğini öğrenmişti. Kendi işini gücünü bıraktı, otomobil ne yana, o, o yana…

Bildik fıkradır, Temel’i mahkemeye çıkarmışlar. “Oğlum,” demiş yargıç, “kamyonla pazaryerine dalmış, iki yüz kişiyi ezmişsin.” “Efendim, fren patladı,” demiş Temel, “bir yanda pazaryeri vardı, öte yanda bir otomobil. Ne yana kırsam zarar verecektim.” “E oğlum otomobilin üzerine kırsaydın hiç değilse birkaç kişi ezilirdi.” “Ben de öyle düşündüm, öyle yaptım efendim,” demiş Temel. Yargıç anlamaz anlamaz bakınca da, “Pazaryerine doğru kaçtı namussuz” diye açıklamış. Bizim Temel de, fren pedalını bulamadığı kamyonunu, muhaliflerin otomobili nereye kaçarsa oraya sürerek iş görüyor hanidir.

Bunları şimdi söylemiyorum. 2002’den itibaren söyleyegeldim, yazdım, çizdim. Hatta The Duel filmini de defalarca misal olarak kullandım, muhtelif ortamlarda. Şimdi bir defa daha ve her gün defalarca hatırlamam gerekiyor filmi, çünkü mesela Yıldıray Oğur şöyle şeyler yazıyor:

“Çünkü Türkiye’de her şey unutulur ama seçimlere düşürülen gölge, milli iradeyi beğenmeme, hazımsızlık unutulmaz.

“…

“O yenilgilerin, iktidar değişimlerinin telafisi olur ama milli iradenin kararına ayak sürtme görüntüsünün telafisi olmaz.

“Bunun izleri sadece bugün siyaset yapanların şahsi tarihlerine işlenmez, dindar muhafazakar nesillerin de ileride üzerlerinde bir yük olarak kalır.

“İslam dünyasına demokrasi modeli olmuş, pek çok taklidi, benzeri kurulmuş bir parti, ilk yenilgi sınavında bir şehirde iktidarı teslim etmemeye direnerek, bundan sonra İslam dünyasındaki bütün muhafazakar, İslamcı partilere de şüpheyle bakılmasına neden olur.”

Umurundaydı Erdoğan’ın! Erdoğan’ın şeylerinin umurundaydı!

Sabah kamyonun direksiyonuna geçtiğinde kargoyu selametle verilen adrese ulaştırmak filan gibi bir derdi vardıysa, o işi çoktan unutmuş biri var karşımızda. Kamyonu selametle bir yere park etmek filan gibi bir hayali bile kalmadı. Çünkü bizim için salim olan hiçbir şey Erdoğan, Bahçeli, damat, Süleyman filan gibi özneler için salim değil. Kendileri açısından yegâne mesele, nüfusun en az yarısının tamamen çaresiz kalması.

Uzun süredir ama özellikle de Gezi’den bu yana diyorum ki, Erdoğan’ın hayatta kalma stratejisinin kamyonu sürmeyi bilmediğini gizlemek olduğunu anlamadan onunla dövüşemezsiniz. Ve ilave ediyorum ki, evet ahali Erdoğan’ın arkasında durdu. Erdoğan Müslüman olduğu için durdu. Ama Erdoğan’ın Müslümanlığıyla değil de kargoyu yerine ulaştıramamış olmasıyla uğraşılsaydı… Aynı ahali bambaşka tercihler yapardı —çünkü zaten Müslümanlığı “kargo yerine ulaşsın” diye önemsiyor ahali. Erdoğan gibi, Erdoğan kadar Müslüman olmanız filan gerekmiyor onunla dövüşmek için. Hatta böyle bir yarışa girerseniz, ona güç katarsınız.

Erdoğan ve ahali hakkında manasız varsayımlarla, “şimdi şunu yaparsak, bu defa kesin yırtarız” akılları yürütülüp aksiyonlar gerçekleştiriliyor ya… Ne desem nafile. Ama yine de tekrarlayayım: Erdoğan’ın kargoyu yerine ulaştırmak filan gibi bir derdi yok, çoktan kalmadı. Kamyonu devirmemek filan gibi bir ümidi bile kalmadı. Arkasına ahalinin yarısını doluşturduğu kamyonu, ahalinin diğer yarısının üzerine devirmekten başka bir derdi yok. O kaybettiğinde herkes kaybetsin, bütün ümidi o.

***

Ahalinin en az yarısının —esasında tamamının— çaresizliğinden medet uman bir Cumhurbaşkanı olabilir mi? Sisi olsan olmaz, Hitler olsan olmaz. Bizim başımıza gelen, tarihte benzeri olmayan bir vaka. Diğer bütün vakalar, hiç değilse ahalinin kendi kamyonlarının önüne çıkmamasından kendileri için bir fayda uman ahmaklar/dı. Bizim ahmağımız çok özel bir ahmak yani. Bunun artık farkına varsak, bence iyi olacak.