Marangoz

Murat Sevinç’e laf edince, en yakınlarım dâhil birçok kişi rahatsız oluyor. Seviyorlar onu. Sevsinler, ne güzel…

Pide kokusundan başlayıp talaş ve tutkal kokusuna doğru seyahat ederken… “Ahşap sevgisi modaya dönüşünce işler değişmeye başladı. 1990’larda orta sınıf ahaliyi ‘antika’ merakı sardı Ankara’da. Zaten o tabaka neye merak sarsa onu berbat eder” de desin mesela. Her şeyi, her aradığında, çocukluğunda nerede iseler orada bulma talebinde, yani çocukluğunu özlemekte bir beis yok. Çocukluğunu kaybedince, “ulan bunu biri çalmış olmalı” diye hükmedip orta sınıfa sarmak biraz farklı bir merhale ama ona da katlanalım. “Ah ben müthiş biri oldum çünkü çocukken marangozlar vardı, şimdiki çocuklar talaş ve tutkal kokusundan mahrum büyüyorlar, demek ki istikbal pek fena” ise bir başka merhale.

Yine de dert değil de…

Varıyoruz suntaya. “Laminat, lamine ve sıkıştırılmış malzeme ile sunta konularına hiç girmeyelim isterseniz, tahammül edilir gibi değil. Suntadan iyi bir şey yapılamaz, mümkün değil!”

Sunta —ve Sevinç’in saydığı diğer malzemeler— bir malzeme devriminin unsurları. Ahşaptan yapılanın mezkûr malzemeden yapılamaz olması tespitine itirazım yok.

Ama…

Sunta olmasaydı —veya “beton olmasaydı, veya başka bir yığın şey olmasaydı” diye okuyun siz bu ifadeyi— her şey Murat Sevinç’in estetik standartlarında yapılabilecekti belki. Ama o yapılan şeyleri ancak nüfusun belirli bir kesimi tüketebilecekti. Nüfusun kahir ekseriyeti şimdi rahatça yatıyor olduğu yataklarına sahip olamayacak, yere serdikleri şiltelerde uyuyor olacaklardı —sentetik elyaf olmadığı için şilte de bulamayacak olmaları galip ihtimal ya, geçelim. Fabrikasyon olarak üretiliyor olan pek çok şey üretilemeyecek, talebi karşılayabilmek için daha çok kişi marangoz olarak çalışmak zorunda kalacaktı. Katma değerin düşük olduğu bir iktisadi düzende nüfusun bu kadar büyük bölümüne yükseköğretim verilemeyecek, galip ihtimal Murat Sevinç okuyamayacak, belki de bir marangoz olacaktı. Gazetelerde yazan bir Mülkiye mezununun yazdığı marangoz güzellemesini okuduğunda, kan beynine sıçrayacaktı. “Ulan ben Mülkiye’de okumayı bundan daha çok hak ediyorum ama…” diyecekti. Muhtemelen “annemin başı örtülü diye okuyamıyorum” filan gibi bir neticeye varacaktı. Sunta, yani işlenmiş ağaç artıklarının sıkıştırılmasıyla yapılan malzeme olmasaydı, ormanlara daha şedit bir taarruz gerekiyor olacaktı. Murat Sevinç marangozluk yaparken, onun yaptığı nadide ürünleri satın alıp evinin baş köşesine yerleştiren o Mülkiye mezunu herif, “ormanlarımız katlediliyor” filan diye yazılar yazacak, Murat Sevinç o yazıyı okuduğunda korkudan gece uyuyamayacaktı —“ya hükümet yeni bir düzenleme getirir de malzeme fiyatları artarsa” diye…

Filan.

Gazete Duvar’da Metin Yeğin de yazıyor, arada sırada yazdıklarına bakıyorum. Doğru anlıyorsam, Yeğin de sunta konusundaki fikri sorulsa, tiksintiyle burun kıvıracak biri —vurgulayayım, doğru anlıyorsam, yoksa sunta hakkında bir şeyler yazdığını filan görmedim. Ama “iyi de yere serilen şiltede uyuyacaktık” deseniz, “ne güzel, zaten öyle olmalı” diyecek biri. “Ama artan zenginlik sayesinde okullar daha çok kişi için erişilebilir oldu” deseniz, “okul da ne lan, ne lüzum var” diyecek biri. “Marangoz” deseniz, “ne marangozu, ne mobilyası” diyecek biri. Bir mantığı var yani, dediklerinin.

Murat Sevinç öyle değil. Sayısız kişi de Murat Sevinç gibi… Bir yandan marangozlara, marangozluğa övgü dizecekler. Bir yandan suntaya sövecekler. Hem herkes eşit olsun —birinin sahip olduğuna herkes sahip olsun, sahip olmak fiili uymadı, birinin erişebildiğine herkes erişebilsin— isteyecekler hem de estetik kaygıları da kimselere bırakmayacaklar. Hem “trrrrum, trrrrum, trak tiki tak makinalaşmak” isteyenler de onlar olacaklar, hem de suntadan yapılana burun kıvıranlar da…

Haydi, tamam, öyle olsun. Her şey onların olsun, biz suntadan yapılmış fabrikasyon yataklarımızdan Sevinçgiller tarafından aşağılandığımız dünyaya uyandığımızda, Mülkiyelerde değilse de ODTÜ’de okumuş olmanın karşılığını vermeye çalışırken… Bir de… “Kökten değişimi savunurken ahmaklık ithamlarını duymazdan gelmek gerekiyor” filan… Neymiş, Sevinç ve onun gibiler kökten değişimi savunuyorlarmış, başkalarında, mesela “sunta da işe yarıyor” filan diyenlerde nerede o bilinç, o diğerkâmlık, o hassasiyet! Üstelik bir de Sevinçgilleri itham ediyorlar. Ne ayıp! Sevinçgiller konuşacaklar, yazacaklar ama itiraz etmeyeceksiniz. İnciniyorlar.

Bu kadarı fazla.

Bana fazla geliyor. Eskiden öfkeleniyordum, bir vakittir tiksiniyorum. Dememiş olmayayım, ahmakça filan da bulmuyorum, ahlaksızca buluyorum.

Savundukları kökten değişim de… Beylerin çocukluklarına dönmek yani. Akıl edip edebilecekleri, hayal edip edebilecekleri en nadide düzen o. Hâlbuki muhtemelen babaannesi, Sevinç çocukken ve iftar vakti sevinçle fırından pide alıp geldiğinde, “ulan eskiden fırın mı vardı, biz ne güzel iftara yakın yakardık fırını, ekmeğimizi atardık içine, mis gibi ekmek kokusu alırdı mis gibi hamur kokusunun yerini” filan da demiştir.

***

James P. Carse, 80’lerin sonunda, sonlu ve sonsuz oyunlar diye bir tasnif yapmıştı. Spordan politikaya kadar hemen her türlü aktivite sonlu bir oyundu Carse’a göre. Kazanmak için oynanan oyunlar. Ama bir de sonsuz —yani bitmeyecek— bir oyun vardı. Oyun sürsün diye oynanan, oyunda kalmak için oynanan, kendini gerçekleştirmek için oynanan. Sonlu oyunlar, seyirci gerektiren oyunlardı, bir vakitler yaptığım tasnifle participate edilebilecek oyunlar. Hâlbuki sonsuz oyun involvement gerektiriyordu.

Şimdi tam olarak hatırlamıyorum ama okurken Carse’ın dediklerinin çoğuna itiraz etmiştim. Mesela, onun sonlu oyun olarak tasnif ettiği oyunların pek çoğunun da sonsuz bir oyun oynar gibi oynanabileceğini, hatta öyle oynanması gerektiğini filan düşünmüştüm galiba. Aslında hiçbir oyunun sonlu olmadığını, mesela bir futbol maçını bitiren düdük çaldığında maçın bitmediğini, bir sonraki maça ulandığını filan…

Her şeye rağmen, kitap ufkumu —ve vokabülerimi, galiba ikisi bu manada aynı şey— genişletmişti. Kendisini minnetle hatırlıyorum. O minnetin de tesiriyle, Simon Sinek’in The Infinite Game adlı kitabını, fazla tereddüt etmeden aldım. Kitaba ileride daha çok değineceğim. Şimdilik sloganını iletmekle yetineyim: “Oyunu seçemeyiz, kuralları seçemeyiz, sadece nasıl oynayacağımızı seçebiliriz.”

Son derece basit bir gerçeklik ama illa ki hatırlatılması gerekiyor.

Herkese nadide marangozların elinden çıkma, son derece estetik mobilyalar sunamayız. Nüfusun yüzde onu marangoz olsa mesela, yine de herkesin evini döşeyemeyiz. Eh, eşitlik de istiyoruz ya, her eve birer koltuk mesela. Öyle olunca, mesela marangoz çocuklarını okutamayız. Eyvah, eşitlik güme gitti. Kökten değişim hayallerinde bile denklem denk gelmedi. Eh, gelmez ya, herkes de denklemi denk getirmek zorunda değil. Hayali Sevinçgiller kurar, denk getirmeye siz uğraşırsınız, bu da bir nevi iş bölümü…

De…

Yahu kardeşim, kendi manasız yolunuzda yürürken, yerde gördüğünüz ilk taşı orta sınıfa atmadan geçiveremiyor olmak neden? “Ah biz ne kadar iyiyiz ama bize ahmak diyorlar” filan gibilerden başkalarına atacak bir kaya aramak neden? Oyunu böyle oynamak çok mu namusluca? Çok mu akıllıca? Çok mu eşit?

***

Biz evrim sürecinin bir ürünüyüz. Oyunu biz kurmadık yani. Evrim sürecinin ürünü olan akıllarımızla kurmaya kalksak böyle bir oyun kurmayabilirdik ama o oyun da akıl denen şeyi üretemezdi. Oyunu biz kurmadık ve zaten başka oyun da yok. O biricik oyunda seyirci ve/veya hakem değiliz, sadece bir oyuncuyuz. Hepsi o.

İnsan türü için konuşuyorum. Yoksa, biyolojik olarak insan türüne mensup olduğu halde şuradan bir diploma aldığı için terfi etmiş, türünün zaaflarından arınmış, kendisini imal eden oyunun kurallarından bağımsızlaşmış, bağımsızlaşamayan marangoz çocuklarına atarlanan, sonra da kendisine talaş ve tutkal kokusu servis ettikleri için sadece o kadarına müsamaha gösteren, insan türünden tiksinen, oyunun hakemliğine soyunmuş birilerini dışarıda bırakmak gerekiyor. İşbu zevatı hakemlik kesmedi. Bizler, sıradan insanlar, bir türlü bu zevatın hakemlik etmeye değer göreceği kıvam ve kalitede oynayamadık. Oyunu kurma derdindeler.

İnin aşağı.

Sizin kuracağınız oyunda hepimiz delik şilteleri yere yayıp, yamularak uyumak zorunda kalacağız. Ve biz, orta sınıflaşmış iğrenç insanlar, yerde yatmaktansa sunta yataklarda yatmayı talep ediyoruz. Kimimiz eskitilmiş ahşap mobilyayı antika niyetine satın alıyor. Öteki sertleştirici için para harcıyor. Beriki Atatürk kitaplarına, birileri de pusulalı seccadelere… Her birimiz sizin gibi —ancak oyunu kendimizce yeniden kursak tatmin olacak— olsak…