Memleketin Kutupları

Sanık sandalyesine oturtmaya çalıştığım kesimler hakkında fazlasıyla müsamahasız olduğum hissine kapılabilirsiniz. Öyle olmadığını iddia edecek, bunu da memleketin medya düzeni ile örneklendirecektim. Alper Görmüş, muhalefetin operasyon görünümlü Gara trajedisine gösterdiği reaksiyona altlık olsun diye 90’ların medya düzeninden bir hatıra paylaşmış. İlaç gibi geldi. Bence okumalısınız.
Neymiş?
Devletin musluklarına yanaşık parselleri kapmış olanlar akla sığmaz şımarıklıkları yapıyorlar, kendilerine akan suyun gürlüğünü delil gösterip ne kadar da müthiş meziyetlerle donatılmış oldukları kanaatini pompalıyorlardı. Öyle olur. Filanca ailede, filanca muhitte doğmuş olmaktan başka bir meziyeti olmayanlar da, muadillerinin arasından türlü desiseyle sıyrılıp vali, general filan olanlar da, ahaliyi devlet vasıtasıyla veya vasıtasız soyup zengin olanlar da şımarıklık yapar ve mevcut pozisyonlarını kendi meziyetlerinin bir türevi olarak pazarlarlar.
Hoş değil ama öyle olur. Dolayısıyla meselemiz Güneri Civaoğlu, Zafer Mutlu filan gibi zavallıların —veya onların Doğan Grubundaki muadillerinin— şımarıklıkları, hadsizlikleri değil. Mesele, o pozisyonların hak edilmemiş, hakkı verilmemiş olmasının yan ürünleri. Gazetecilik yapmayı bilmeyen, bildiği kadarını yapmaya da yüreği yetmeyen bir yığın insan süprüntüsü, Türkiye’de, devasa gösterişli Plazalara sürüklendi, devlet denen aygıtın rüzgârıyla. Dolayısıyla, birincisi, memlekette gazetecilik yapılmadı. Gazetecilik yapılmamış/yapılamıyor olan bir memlekette neler olabilirse, onlar oldu.
Sözünü ettiğim yan ürünler bununla kalmadı. İşbu zevat gazetecilik yapmadığı/yapamadığı —aralarında konuştuklarını gazetelerine koyamadığı— için tirajlar —memleketteki diploma oranı hızla arttığı halde— bir türlü yükselmedi. “Bu memleketin insanı gazete okumuyor, zaten hiçbir şey okumuyor” dediler, kendi işlerini layıkıyla yapmamalarının neticesinde oluşan utandırıcı istatistiklerin faturasını ahaliye yolladılar.
Esasen bu insanlardan pek hoşlanmayan, yaptıkları işleri de pek benimsemeyen akranlarım, ODTÜ mezunu, AFL mezunu akranlarım, memlekette gazete tirajlarının yükselmemesinin ahalinin biçimsizliğiyle açıklanmasına bayıldılar ve tekrarlayıp durdular. Her itiraz ettiğimde hayatımı kararttılar. Tekrarlayayım, Zafer Mutlulardan, Ertuğrul Özköklerden hazzetmiyorlardı ama “gazetelerimizi satamıyoruz çünkü ahalide iş yok” dediklerinde, o dediklerini hevesle satın aldılar.
Bir yanda işini doğru dürüst yapmayan biçimsiz şımarıklar, yanlarında onların açıklamalarına mal bulmuş Mağribi gibi sarılan okumuş çocuklar, karşılarında ise her bir musibetin olağan şüphelisi haline getirilmiş yığınlar… Ahalide negatif enerjinin birikmiş olmasına neden şaşılıyor ki!
Ve bir başka mühim yan ürün de…
Mesela şöyle oldu. Koalisyonlar oldu. Gazete yapmayı bile bilmeyen biçimsiz mahlûkat, “ay ama koalisyon pek fena” diye yaygara yaptı hep bir ağızdan. Ahalinin koalisyonlarla filan bir alıp veremediği yoktu, bu yaygara neticesinde öyle bir tutumu oldu. O vakit bir öznenin peşinde kararlılıkla gidip doğru dürüst bir iktidar çıkartmıyor diye mahkûm edilen toplum —yani kültür— şimdi de bir adamın peşinden kararlılıkla gidiyor diye yargılanıyor. Kendisini yargı makamında gören okumuş çocuklar tarafından… O vakitler “bir masa etrafında bir araya gelip uzlaşamayan heyetlerin herhangi birine tek başına memleket emanet edilemez” diyordum ve yine “akıllı” çocuklar beni fazlasıyla akılsız buluyorlardı. Aralarında ne kadar ihtilaf olsa da, koalisyonun kötü olduğu hususunda sızdırmaz bir ittifakları vardı. Arşivler şahit.
Mesela şöyle oldu. 12 Eylül Anayasasına güya itiraz etti işbu zevat. Ama hiçbiri —evet, hiçbiri, o günlerde sosyal medya yoktu ama isteyen gazete arşivlerini tarayabilir— siyaseti düzenleyen mevzuata itiraz etmedi. Çünkü parti genel başkanları adayları belirleyecek güce sahip olunca, istediklerini, aralarından birilerini aday yapabiliyor oldular. Memleketin siyasetçileri ahalinin içinde değil, medya plazalarında belirlenir oldu. Hayatında ahaliyle teması olmayan insanlar, ahaliyle teması olmamasını meziyet olarak gösteren insanlar, siyaset merdiveninin tepesine paraşütle indiler. Bu mekanizma siyaset denen faaliyeti çürüttü. Siyasetçi yetiştiremeyen bir ülke oldu Türkiye. Siyaseti ahaliden kaçırdılar, ortaya çıkan neticeleri bugün ahaliye çıkarıyorlar.
Bunlar oldu. Gözümüzün önünde oldu. Bizim katkılarımızla oldu. Şimdi yirmi lira verip çürük çarık pazar artığı satın alan insanların okumuş akranlarının “bir kenara çekilin, bize mektepte öğrettiler, memleketi cennet yapacağız” diyerek, bildiği, bilmediği her mevzuya maydanoz olan akranlarının dolaylı/dolaysız katkılarıyla oldu. Şimdi bilmezden gelip kendi köşelerinden “ay ama neden böyle oldu bu memleket” diye yine ahaliye çamur atanlar, onların sosyal medyada “bunlar yine AKP’ye oy veriyordur, valla üzülemeyeceğim” diye üstten ahkâm kesen budala çocukları, olup bitenden birinci derece mesuldür. Hâlâ doğru dürüst medya veya doğru dürüst siyasi parti yapmak için zerre kadar çaba harcamadan, memleketi yıllarca mahkûm ettikleri Türkiye standartlarına ahaliyi zorlamayı akıl ve insanlık zannediyorlar. Veya… Zannetmemizi istiyorlar.