Meselemiz Narsisizm mi?

Ümit Kıvanç P24’te Barbel Wardetzki’nin kitabından yola çıkarak üç yazı kaleme aldı (bağlantı sonuncu yazıya ait, oradan, öncekilere ulaşılabilir). Kitaptan çok etkilenmiş görünüyor, en azından günümüzü anlamak için çok işe yarar bulduğunu söyleyebiliriz. Yaptığı alıntılarda öyle etkileyici bir yan bulamadım. Belki de entelektüel dürüstlük adına mütemadiyen alıntı yapması, aksi halde son derece baştan çıkarıcı olan dilini soluklaştırdığındandır, bilemedim. Ama bana kalan, Siyasette ve Toplumda Narsisizm, Ayartma ve İktidar adıyla çevrilmiş olan kitabı okumama kararı oldu.

Siyaset, şahsi tecrübeme yaslanarak söyleyebilirim ki, her daim narsisist öznelerin faaliyet alanı olageldi. Her narsisist siyaset yapmayabilir/yapamayabilir ama siyasette bir yerlere gelebilmesi için kişinin narsisist olması elzem diye düşünüyorum. Bunu bir sıkıntı kaynağı, bir kusur olarak da görmüyorum ilaveten.

Siyaset son derece eski bir faaliyet alanı ve ben haklıysam demek ki, neredeyse bütün insanlık tarihi boyunca narsisist siyasetçilere maruz kaldık. Günümüz bu açıdan bir ayrıcı özellik sergilemiyor. Ama günümüzü ayırıcı kılan bir şeyler de var. Artık her nelerse onlar, benim akıl yürütmeme göre demek ki, aniden, her nedense ve nasılsa narsisistlerin taarruzuna uğradığımızdan gelmedi başımıza. Eğer başımız dertteyse, öyle hissediyorsak, demek ki, laboratuvardan başka tahliller istemeliyiz –liderlerin beyin tomografisi yerine, toplumların röntgenini mesela.

Benim bu husustaki serencamımı özetleyeyim. Daha önce benzer kelimelerle söylediklerimi tekrarlamış olacağım ama tekrarda beis yok. Çünkü tablo değişmeye başladı.

Türkiye’de, “biz dünyaya nizamat veren bir özneydik, şamar oğlanına döndük” diye hisseden çok geniş yığınlar vardı. Hemen bütün imparatorluk bakiyelerinde benzer semptomlar gözlenir, Türkiye’nin hissiyatında anlaşılmaz bir şey yok. Bu hissiyatı, “şamar oğlanına döndük çünkü bizden adam olmaz ama Ata’mız bizden adam olmayacağını gördü, bizi, bize rağmen bir raya oturttu, sonra da lokomotif olup çekti, tam şamar oğlanlığından kurtulacaktık ki…” hikâyeleriyle karşılayanlar oldu ve uzun süre memleketin gerçek iktidar sahibi olarak hüküm sürdüler. Bizi –yani daha hakçası kendi hükümranlık sistemlerini– bizden koruyabilmek için de, mütemadiyen daha da çirkinleşmek zorunda kalan bir düzen tesis ettiler.

Buna mukabil, “biz esasında dünyaya hükmedecek naturaya sahibiz ama kurdukları düzene bizi ortak etmeyenler –seçim kazansak bile bizi dışarıda bırakanlar– bizi bu kadere mahkûm ediyor” diyenler vardı. Daha kalabalıktılar ama sesleri daha cılızdı. Korkaktılar, kendi evlerinin içinde konuşup duruyorlardı bunu…

Zaman, o ikinciler lehine işledi. Diploma ve zenginlik artıp yaygınlaştıkça onlar daha çok enerji kazandılar. Birincilerin başarısızlıkları da onların enerjilerini zayıflattı. Neticede, Erdoğan sahneye çıktığında, Türkiye sahnesinde “biiiz, her bir şeyi yapabiliriz” diyenlerin elleri daha güçlüydü. Ama hatırlayın, Erdoğan öyle şeyler demedi. Onu takip edenler de demedi. Hâlâ korkuyorlardı.

Sonra?

Yavaş yavaş, hasımlarının korkulacak kadar güçlü olmadığını fark ettiler. Ve hatırlayın, birden, sanki baraj yıkılıvermiş gibi, bütün ülkeyi manasız böbürlenmeler bastı.

Fark Erdoğan’ın öncekilerden farkında değildi yani, Türkiye önceki Türkiyelerden farklıydı. Ve ben de, kendi hesabıma, Erdoğan’ın hikâyesini Erdoğan’ın vasıfları üzerinden okumanın bizi yanlış yerlere götüreceğini söyleyip durdum.

Ama benim açımdan mesele bir Türkiye meselesi, Türkiye’ye has bir mesele idi. Türkiye’nin kendi özel tarihinden –imparatorluk bakiyesi olmasından, modernleştiricilerinin başarısızlığından ve saire– kaynaklanan bir mesele olarak görüyordum başımıza geleni.

Trump’ın seçildiği seçimden hemen önce, Türkiye’ye has olduğunu düşündüğüm gerilimlerin evrensel olabileceğine dair şüphelerim oluştu. Ama meseleyi Türkiye’ye has bir mesele olarak tarif etmek için çabaladığım dönemde ürettiğim bir dizi kavram ve metafor bana çok cazip görünüyordu. Şüphelerimin üzerine gitmedim. Lakin Trump’ın seçilmesi sürecinde yaşananlar, Türkiye’nin dünyadan o kadar da uzak olmadığını, o kadar da özel olmadığını kabul etmeye zorladı beni.

Yani?

Fark Trump ile öncekiler arasındaki farktan kaynaklanmıyor. ABD eski ABD değil. ABD’nin taşralıları enerji kazandılar, Bostonlular –kendi yankı odalarında her bir şeyi ne kadar şahane yapıyor olduklarını kendi kendilerine tekrarlayıp duran cici çocuklar– aniden, kendilerini üreten sistemin yan ürünleriyle karşı karşıya kaldılar. Hazırlıksızdılar. Tuş oldular.

Bütün bunları defalarca ve muhtelif kelimelerle yazdım, biliyorsunuz.

Ve yine biliyorsunuz ki, Trump zafer kazandığında, hemen herkes, sarkacın topuzunun bir yana geçişine şahit olduğumuz, topuzun bu istikamette yoluna devam edeceği, dünyanın Trumpvari şeylerle dolup taşacağı kehanetlerinde bulundu/bulunuyor. Ve fakat bana göre Trump’ın seçilmesi, sarkacın o istikamette ulaştığı en uç nokta. O günden bu yana ters istikamette harekete başladık diye düşünüyorum.

Ters istikamette harekete geçtik ama bu, eski güzel günlerin ihya edileceği manasına gelmiyor. Aksine, o günler güzel değildi. Ve zaten ihya edilebilir de değiller. Bambaşka bir dünyaya doğru yol alıyoruz.

Daha doğrusu…

Önümüzde bambaşka bir iktisadı, bambaşka bir sosyolojisi, bambaşka bir cinsellik anlayışı, bambaşka eğitim kavrayışı, bambaşka sağlık tasavvuru ihtimalleri barındıran ve dolayısıyla da bambaşka bir siyaset gerektiren sayısız olabilirlik var. O olabilirlikler sınırsız sayıda ama aralarında eskinin ihyası yok. O olabilirliklerin hangisinin gerçekleşeceği ise, bizim –yani insanlığın– bugün yapıp ettiklerimize bağlı.

Ölmekte olan bir tasavvurun ölmeden hemen önce kanatlanmasına manasız manalar yükleyerek kendimizi hadım etmenin manası yok. Erdoğanların, Trumpların, Putinlerin dünyası geride kaldı. Bu kanserin temizlenmesi esnasında canımız yanacak elbette ama… Hepsi o kadar.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin