Tırışkadan Seçkinlik

Dünyada “yapılmasa da olacak” olan bir yığın iş var —Graeber’in tırışkadan işler (bullshit jobs) dediği işler. Graeber uzun uzun hangi işler tırışkadan iş sayılır, hangi kıstaslara müracaat edebiliriz filan diye debeleniyor bir bilim insanı titizliğiyle. Sonra onları tasnif etmek için de muazzam bir çaba harcıyor ve yoruluyor. Yorulurken okuru da yoruyor. Net toplamda, Graeber birçok başka kategori icat etse ve onları adlandırsa da, iki ana kategori kalıyor elimizde.

Graeber’e kulak verelim: “Mesele çok açıktı, aristokratlık diğerlerine emir verme iktidarı demekti. Öldüğünüzde bile yanınızda, emrinize amade adamlarınız olmazsa soyluluğunuz beş para etmiyordu (s. 78-79).”

Birinci kategorideki işler, işte o yeni aristokrasiye (veya yeni feodallere) tahsis edilen yüksek —çok yüksek— ücretli işler. İkinci kategori ise onların kendilerini mühim hissetmesini sağlamak amacıyla iliştirilmiş kalabalıkların hissesine düşen düşük —bazen o kadar da düşük olmayan ama her vakit amirlerininki ile kıyaslanamayacak kadar düşük olan— ücretli işler.

Üretkenlik artışından kaynaklanan kâr nereye gitti peki? Şimdi, sık sık aklımıza getirildiği üzere, paranın çoğu yatırımcıların, yöneticilerin ve profesyonel-işletmeci sınıfın en üst tabakalarının, yani en zengin yüzde 1’in servetinde damlalara dönüştü. Ama … üretkenlik artışının yarattığı fazla gelirin önemli bir kısmı da … manasız idari personel taburuyla birlikte gelen yepyeni profesyonel-işletmeci kadrolar yaratmak için harcandı… Başka bir deyişle, feodal analoji aslında meseleyi yanlış aksettiriyor. Ekonomik değil siyasal esaslar üzerinden servet ve konum dağıtılan, daha doğrusu ‘ekonomik’ adı verilenle ‘siyasi’ olanı ayırt edemediğimiz yeni feodalizm türüne, işletmecilik diyoruz. (s. 262).

Graeber’e ulaşanların biri diyor ki mesela, “’şirkette yaptığım, üstümün önemli görünmesini ve hissetmesini sağlamak dışında hiçbir amacı olmayan gereksiz bir işti’ (s. 75).” Veya… “… yeni atanmış bir dekanın, sırf kendini son derece önemli addettiği için emrine beş altı tane daha idari personel verilmesinden doğal bir şey olmadığı, yeni personelin ne yapacağının ise ikincil bir mesele olduğu… (s. 240).

Esasen yeni bir şeyden söz etmiyoruz. Verimlilik kastıyla işin organizasyonuna müdahale fikrinin babası sayılan Taylor —ki ben dâhil hemen herkesin serbest hedeflerinden biridir— daha Scientific Management’i yazdığında, düz işçinin işine tatbik edilen kurallarının üst düzeylere de uygulanması gerektiğini işaret etmişti. Ama —tahmin edeceğiniz gibi— hiç edilmedi. Zaten Graeber de diyor ki “Zaman ve enerjiden en çok tasarruf ettirecek istihdam koşullarının oluşturulmasıyla ilgili bilimsel çalışmalar yumurtlayan yöneticiler, bu teknikleri kendilerine hiçbir zaman uygulamazlar (s. 55).

Dolayısıyla…

Kitabın 260. sayfasında anlatılan hikâyeler gerçekleşiyor. Fransa’da bir çay fabrikasını birileri satın alıyor. Verimli çalıştırma iddiasıyla bir takım teknikler tatbik edip işçilerin bir bölümünü işten atıyor, kalanların ücretlerini düşürüyor ve saire. Sonra fabrikayı kapatıyorlar. Ama onların işlerine bir şey olmuyor. Başka yerlerde benzer işleri yapmak üzere yüksek ücretlerini almayı sürdürüyorlar.

Mesele her zaman aynı biçimde seyretmiyor. Çok zaman cafcaflı unvanları olan ve çok sıfırlı bir ücreti olan manasız bir iş icat ediliyor. O manasız iş için istihdam edilen şahıs kendisini mühim biri hissetsin diye, manasız unvanlarla çok sayıda insan istihdam ediliyor. Mesele şu ki, iş yok. Mezkûr zevatın bir bölümü Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okumamış da olduklarından, “ya alıyoruz ücretimizi, keyfimize bakalım” diyemiyorlar, iş icat ediyorlar. İcat edilen işlerin büyük bölümü, işletmenin kimyasını bozuyor. Mesela… “Her dekana dekan yardımcıları lazım, bunlara da idari kadrolar; sekreterler, idari işler personeli lazım, ki el birliğiyle öğretmeyi, araştırmayı, yani işimizin en temel işlevlerini yerine getirmeyi engellesinler —meçhul bir İngiliz akademisyen (s. 264).” Veya… “Bana bir mektup gönderen bir kadın, uçak içi dergilerden birine bir yıl boyunca reklam sattığını ama zaman içinde böyle bir dergi olmadığını fark ettiğini anlattı (s. 45 dipnot).

Bu tür davranışlar için işletmeye filan da lüzum yok. Mesela Graeber’e ulaşan biri anlatmış: “Büyükannem New York’ta bir apartman dairesinde doksanlarına kadar kendi başına yaşadı. Yardıma ihtiyaç duymaya başlayınca onunla kalıp göz kulak olsun diye bir kadın tuttuk. Büyükannem düşer ederse, yardıma ihtiyacı olursa diye hazır bekliyor, çamaşır ve alışverişe de yardım ediyordu. Kadının başkaca işi yoktu. Ama bu büyükannemi çıldırtıyordu. ‘Orada öylece oturuyor!’ diye söylenip duruyordu. Kadının işinin ne olduğunu tekrar tekrar anlatıyorduk kendisine (s. 158).

Ama bütün amirler sözü edilen büyükanne gibi davranmıyor. Kimi de memurlarının ne yapıp ne yapmadıklarıyla zerre kadar ilgilenmiyorlar. Kitapta, hiçbir iş yapmamak, her gün saatlerce öyle oturup durmak için ücret alan sayısız insanın trajedisine dair misaller var. Altı yıl boyunca işyerine uğramayan bir İspanyol işçiden söz ediliyor mesela. Bazı durumlarda ise bu insanlar dayanamayıp kendilerine iş icat ediyorlar.

Mesela… İstihdam edildiği halde yapacak işi olmadığından sıkılan ve her nasılsa kendi icat ettiği biri işi amirine kabul ettiren biri anlatıyor. “En sonunda ses tasarım belgesi üzerine çalışmama izin verdiler. Dört elle sarıldım. Mutluluktan uçuyordum. Yapımcı iş bitince belgeyi … herkesin kullanacağı ortak sunucuya yüklememi istedi. Ortalık karıştı. Beni işe alan yapımcı aşağı katta bütün oyunların ses belgelerini hazırlayan bir ses tasarım bölümü olduğundan haberdar değilmiş. Başkasının işini yapmışım (s. 179).” Sonrasında delikanlı, yapımcıyı kurtarabilmek için işten istifa etmek zorunda kalıyor.

Veya daha tuhaf durumlar da ortaya çıkıyor. “Hiçbir askeri deneyimi olmamasına rağmen, bir NATO yetkilisinin kişisel yardımcısı olan ve savaş alanındaki harekatların stratejik planlarını yazan genç bir kadın tanıyorum (yazıp çizdiklerinin NATO generallerininkinden daha kötü olduğunu düşünmek için bir sebep yok) s. 77-78 dipnot.

Uzatmayayım.

Neticede “biz çok biliyoruz ve daha verimli bir ekonomi için inşa ediyoruz” diyen birileri, daha aşağıdaki birilerini manalı gibi görünen işlerinden ediyor. Sonra onların bir bölümünü yanlarında, daha düşük ücretle daha manasız pozisyonlar için istihdam ediyor. Bunu yapma yetkisini nereden alıyor? Diplomalarından… Neticede —daha önce de başka biçimlerde tartıştığımız gibi— toplumun içinde yüksek ücretli manasız işler bir tarafta, düşük ücretli manasız işler öte tarafta olmak üzere, manasız işler artıyor. Bütün bu hikâye de, “çalışmadan kazanılmaz” mantığıyla, “En büyük amacın ‘iş yaratmak’ olduğu bir siyasi kültür (s. 232)” sayesinde sürdürülüp gidiyor.

Mesele şu: Bütün bu garabet piyasa yüzünden olmuyor, piyasaya rağmen, Obama’nın kararıyla mesela, veya Rektörün kararıyla, veya bir başka otoritenin kararıyla oluyor. “Piyasa bilmez, biz daha iyi biliriz, bize sorulmalı” diyen insanlar veriyorlar bu kararları. Sonra ortaya çıkandan piyasayı sorumlu tutma güçlerine de sahipler. Aynı insanlar, cinsiyet eşitliği, azınlık hakları, çevre ve saire gibi konularda da en çok hassasiyet sergileyen kişiler aynı zamanda —neticede sırtlarında yumurta küfesi yok ve esas olarak işsizler, vakitleri de bol. Daha da sonra, “ay biz ne kadar iyiyiz, bu sürülerde hiç edep, vicdan yok, dünya bunlara bırakılamaz” filan deyip kendi aralarında, Hollywood’da, NYT’de, Beyaz Saray’da, Harvard’da… Kararları veriyorlar. Verdikleri kararlardan başımız yanıyor ve yine, “piyasaya bırakılınca işte böyle oluyor, kapitalizm, neolibarealizm, Thatcher, Reagan, Taylor ve saire” diyerek…

Graeber’in “yetmişlerden bu yana bir şeyler değişti” derken anlattığı hikâye bu. Ama bu hikâyeyi, o da, tam da sözünü ettiğim yeni seçkinlerin ahlaksız lisanıyla olmasa da, onların kelimeleriyle anlatıyor. O kelimeleri kullanmak zorunda kalmasının kendisinde yol açtığı huzursuzluğu da, anladığım kadarıyla, tuhaf bir fomülasyonla sağaltmaya çalışıyor. Neymiş? İktisat ve siyaset farklı şeylermiş de, yetmişlerle birlikte birbirinin içine geçmeye başlamış. Filan.

O mevzua da daha sonra gelelim.