Yapay Akıl ve Taşcı Testi

Go diye bir oyunun mevcudiyetini ve kurallarını, küçükken, Bilim ve Teknik dergisinden öğrenmiştim. Hemen bir tahta çizmiş, pullar kesmiş, birilerine bildiklerimi aktarmış, oynamaya çalışmıştım. Kuralları bilmek ile oynamayı bilmek arasındaki farkı, zannımca, ilk defa Go sayesinde hissettim. Benzer bir duyguyu, mesela satranç öğrendiğimde ve oynadığımda hissetmemiştim. Elbette satrancı da doğru dürüst oynayabiliyor değildim ama oynamayı bilmiyor olduğumu hissettirmemişti satranç bana.

Geçen gün AlphaGo adlı belgeseli izlerken hatırladım bunları. Uzak Doğu hakkında —yaygın olduğunu zannettiğim— duygulara sahip değilim. Yani öyle egzotik, bizimkinden bambaşka, sanki başka bir gezegene ait bir yermiş gibi görmüyorum Uzak Doğuyu. Dolayısıyla Go‘nun da başka bir dünyaya ait bir oyun olduğunu düşünüyor değildim. Sadece —dediğim gibi— kurallarını bilmenin pek bir mana taşımadığı bir oyun olduğunu varsayıyordum. Hayat gibi yani…

***

AlphaGo, Go oynayan bir yapay akıl. Go tarafını yukarıda özetledim. İşin yapay akıl yanına gelince…

1980’lerin ortalarına kadar, bilgisayar alanında dünyanın en ileri ucu ile senkron olduğumu düşünüyorum. O vakit de öyle düşünüyordum. Dolayısıyla yapay akıl hem gündemimde bir yer işgal ediyordu ve hem de yapay akıl hakkında ahkâm kesmeye hakkım ve salahiyetim olduğunu varsayıyordum —bence haklıydım da…

Meselenin bilgisayara satranç oynatmak ve neticede de büyükustaları yenecek yeterliliğe kavuşturmak olmadığını elbette biliyordum. Ama Deep Blue filan gibi denemelerin bir tür çıkmaz sokak olduğunu da hissediyordum. Yani öyle iyi satranççıları toplayacaksınız, onların satranç bilgilerini dışsallaştıracaksınız, sonra o biçimlendirdiğiniz bilgiyi programlayacaksınız, sonra da bilgisayarın olağanüstü işlem hızı ve kapasitesi sayesinde… Filan. Bana göre çıkmaz sokaktı çünkü (a) o sayede biriktirdiğiniz bilgi satranç dışında, mesela tıp alanında veya sürücüsüz otomobillerde kullanılabilir değildi ve asıl önemlisi (b) bilgi denen şey, yapısı icabı öyle bir şey değildi —delili de satranççıların satrancı öyle öğrenmiyor olmasıydı. Dolayısıyla zamanla yapay akıl çalışmalarına duyduğum ilgi zayıfladı.

Sonra, malum, evrimsel algoritmalar, machine learning, neural network filan gibi kavramlar girdi alana. Artık geride kalmaya başlamıştım ve belirli bir gecikmeyle haberdar oluyor, birçok konudaki gelişmeleri kendi imkânlarımla uygulamaya fırsat bulamıyordum. İnsanın öğrendiği metotlarla, deneye yanıla öğrenen yapay akıldan haberdar olduğumda, “budur” diye hissettiğimi hatırlıyorum. Şahit olduğumuz şey bir devrimdi. Muhtemelen insanlık tarihinin en büyük devrimlerinden biriydi.

(Yaşlandığımı da öyle fark ettim diyebilirim. Çünkü daha gençken başıma gelseydi böyle bir şey, hayranlık duymak yerine “ulan bunu niye ben akıl edemedim” diye kendime kızar, en azından içerlerdim.)

***

Neyse…

Yapay akıla dama oynatmak, satranç oynatmak filan bir şeydi ama Go olacak iş değildi. Öyle deniyordu. Neden öyle deniyordu, pek de fikrim yoktu. Yapay akılın Go oynayamaz olduğu kanaati sahiden Go’nun özelliklerinden mi kaynaklanıyordu yoksa oyunun yaygın olduğu Uzak Doğu hakkındaki —çoğunun mesnetsiz olduğunu tahmin ettiğim— varsayımlardan mı, bilmiyordum. Merak da etmiyordum hakçası.

Neticede, üç yıl kadar önce bilgisayarın Go oyununda dokuz dan seviyesindeki bir ustayı yendiğini yenilerde öğrendim —AlphaGo belgeseli sayesinde. Sonra nete girdim, hikâyenin teferruatını öğrenmeye çalıştım. AlphaGo ile Lee Sedol arasındaki maçları izledim. Anlamadım. Anlayanların, anladıklarını düşünenlerin yorumlarını izledim, yine anlamadım.

Anlamamak dert değil. Anladıklarım bana kâfi. Lee Sedol’ün, karşısında bir insan olmamasından, dolayısıyla mesela rakibinin yüz ifadesinden anlam çıkaramıyor olmasından ve/veya kendi beden diliyle onu hataya zorlama imkânlarından mahrum olmasından yola çıkarak sayfalarca yazabilirim. Veya Go öğrenimi denen ve kutsallaştırılan süreçlerin, esasında, insanları hadım ettikleri, birbirlerine rakip olanların hemen hepsinin aynı eğitimden geçmiş olmaları yüzünden bu hadım etme işinin görünmez kılındığı filan gibi mevzularda…

Onlar sonraya kalsın. Şimdilik, beş maçlık serinin Sedol tarafından kazanılmış biricik maçından sonra, hatta AlphaGo’yu geliştirenlerin bile bir rahatlık hissetmesi, dünyanın dört bir yanında mevzua ilgi duyan hemen herkesin Sedol’ü kahramanlaştırması üzerinden konuşalım. “Oh, yapay akılın bize yönelttiği tehditlere karşı hâlâ ayaktayız” duygusu üzerinden…

Belgeselde de, malum maçların üzerine yapılan analiz ve yorumlarda da, yapay akıl hakkında duyulan endişe bir biçimde hissediliyor. Öküzü çifte koşup kendi kol gücünün yerine hayvan gücünden faydalanmayı becerdiğinde, insanoğlu benzer bir duyguya, gereksizlik duygusuna kapılmış mıdır? Kapılan olmuş mudur? Zannetmem —ama zannetmemek bir mana taşımıyor, bugünün aklıyla zannediyor veya zannetmiyoruz. Muhtelif işleri makinelere devretmeye başladığımızda “makineler bizim yerimizi alacak” endişesi yaşanmış mıdır? Yaşandığını, delgi kartlarının mucidi Jacquard’ın dokuma işçilerinin elinden canını zor kurtarmasından biliyoruz. Bizim nesil mesela, salçanın bile fabrika ürünü olmasını, “ne oluyoruz” endişesini “annemin salçası” nostaljisine bulayarak servis etmişti.

Yine de yapay akıl farklı.

Mı?

E, evet farklı çünkü insana özel olanı ikame ediyoruz. Öyle deniyor.

Ben pek öyle düşünmüyorum. Neden düşünmediğimi de, bana sorarsanız müthiş bir biçimde ifade ettim ama kimseye müthiş gelmedi. Burada sözünü ettim mi hatırlamıyorum ama yine de tekrarlayayım.

Turing Testini bilirsiniz.

Önce teste ilham veren salon oyununu hatırlayalım. Bir tarafta bir erkek, bir tarafta bir kadın var. Siz iki tarafa da istediğiniz soruları sorma hakkına sahip bir sorgulayıcısınız. Erkek kendisinin kadın olduğunu zannetmenizi sağlayacak —veya tersi. Yani iki taraf da size yalan söyleyebilir. Öyle sorular akıl edeceksiniz ki, yalan söylendiğini anlayacak, yalan söyleyeni yakalayacaksınız.

Turing bu salon oyunundan ilhamla demişti ki, bir odada bir insan, ötekinde bir bilgisayar olsun. Bilgisayar kendisinin insan olduğunu zannetmenizi sağlayacak şekilde programlanmış olsun. Eğer ortalama bir sorgulayıcının makul bir süre içinde hangi odada insan, hangi odada bilgisayar olduğunu anlayamamasını sağlayabilirse, bilgisayarın zeki olduğu neticesine varabiliriz. Turing’in kriteri buydu, 1950 yılında yazdığı makaledeki öngörüsü ise, 2000 yılı gelmeden bilgisayarların bu seviyeye ulaşacağı idi.

Turing Testinin muhtelif versiyonları geliştirildi.

Benim de bir versiyonum var. Salon oyununa geri dönelim ve bilgisayarı sorgulayıcının yerine koyalım. Yani kendisini aldatmaya çalışan kadın veya erkeği ayırt edecek soruları akıl etmesini bekleyelim. İddia ediyorum ki, bilgisayarlar bu işi asla beceremeyecek. Yani sözünü ettiğim “sorgulayıcı kategorisi”ndeki işleri… Yani mesela, insanlardan daha iyi Go oynayacak, her insanı yenecek ama Go oyununu icat edemeyecek.

Neden etsin çünkü?

***

Yukarıda da dedim, bence literatüre müthiş bir katkı yapmışım gibi hissediyorum kendimi, Turing Testinin Taşcı Testi versiyonuyla. Kimsede bir heyecan uyandıramamış olmam da kendi kanaatimi yaralamıyor, bunu da bilin. (Kendinizi sorgulayıcı yerine koysanız, sonra da sorgulayıcıyı aldatmaya çalışan tarafa koysanız, bana öyle geliyor ki, aradaki mahiyet farkını hissedersiniz.)

Mesele, teknik tabirlerle ifadece edecek olursak, soru ile cevap arasındaki asimetriden kaynaklanıyor. Bu asimetrinin sayısız boyutu var. Birkaçını sayacak olursam…

Mesela soru sorulmamışsa sorulmadığı bilinmez. Cevap verilmemişse verilmediği bilinir. Birisi Go diye bir oyun icat etmeseydi, icat edilmediği bilinmeyecekti. İcat edilmemiş sayısız oyun var ve icat edilmemiş olduklarını bilmiyoruz. Turing kendisine şöhret kazandıran testi icat etmeseydi, “makinelere hangi durumda zekâ yakıştırabiliriz” sorusunu sormasaydı, sorulmadığını bilmeyecektik. Soru sorulduktan sonra cevap vermek/verememek ayrı bir kategori. Cevap verilmemişse, verilmediğini biliriz/biliyoruz.

Yukarıdakiyle bağlantılı olarak mesela, doğru soru diye bir kavram yok. Doğru oyun diye bir kavram olmadığı gibi… Go bir oyun. Satranç başka bir oyun. Kim bilir ne oyunlar icat edildi, yaygınlaşamadan öldü. Yaşayan, uygun sorular var. Doğru soru olmamasına mukabil, doğru cevap var. Doğru olmayan cevap da… Bence Turing’in uygun sorusuna kendi verdiği cevap yanlış mesela.

Yukarıda sözünü ettiğim meseleyi bir akademik toplantıda sunduğumda, soru ve cevap arasındaki asimetri hakkında böyle birçok şey söyledikten sonra şöyle bağlamıştım: Cevaplar Platon’un âlemine aittir, sorular ise Protagoras’ın…

Uzatmayacağım. Demem o ki, insana özel olan şey, soru sorabilmesidir. Daha iddialı terimlerle diyebilirim ki zekâ, soru sormayı mümkün kılan hasletidir insanın. Makineler soru soramayacaklar. Endişelenecek bir şey yok. Yapay akılı sevin. Nokta. (Burada işaret edip geçeyim, soru sorma işi insan teklerine ihale ediliyor olsa da, aslı itibariyle sosyal bir olgudur, başka insanlar olmasa hiç kimse soru soramaz. Makineler ise sosyalleşemez. Nokta.)

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin