Bir Kule Yapmak

Babil Kulesi, Peter Brueghel

Yavuz Adugit, T24’te Babil filmi üzerinden düşündüklerini paylaşmış. İyi yapmış.

Şöyle başlıyor:

“’Makamına’, ‘dergahına’ ulaşmaya çalışan insanı, ‘kendini beğenmiş’, ‘kibirli’ bulup rahatsız olan Tanrı, insanlar arasına aşılmaz bir tinsel mesafe koyar: bundan böyle aynı dili konuşamayacaklardır. İnsanlığın dili kurur, milletlerin dili dönmeye başlar. Babil efsanesi, mutlaklık iddiasında bulunan sözün egemenliğine hiçbir leke bulaşmasın diye, devreye sokulan önlemin ilginçliğine vurgu yapar. Demek ki anlamın, anlaşmanın, yani aslında evrenselliğin tahribatı, insanın eksik kalması için yeterlidir.”

Tanrı sahiden de insanların dillerini çeşitlendirerek, onların birbirleri ile anlaşmasını imkânsızlaştırarak, Babil Kulesinin yapımına mani olmayı murat etmişse… Fena halde çuvallamış. Eh, o anda kulenin yapımını durdurabilmiş belki ama sonra, gördüğünüz gibi, Babillilerin hayal edebileceğinden çok daha yüksek kuleler inşa ettik.

Tanrı’nın bozduğu aynılığı başka yoldan tamir ederek yapmadık bu işi, yeni bir evrensel lisan imal ederek, kendi aramızda anlaşmanın başka bir yolunu geliştirerek yapmadık. Kendi aramızdaki anlaşmazlıklar, anlaşamamazlıklar sayesinde yaptık.

Babil Kulesi kıssası, bence, sahiden de, Adugit’in de işaret ettiği gibi, “sayısız kitaptan daha çok şey anlatan bir metafor…”

***

“İnsan için ‘lisanı olan hayvan’ bile diyemeyiz” demişti, adını hatırlamadığım bir kadın düşünür, “insan lisanın ta kendisidir”. Katılıyorum. Dolayısıyla lisanın çeşitlenmesi, bence de, sahiden de, mühim/müessir bir şey. Babil Kulesi projesinin akamete uğramasına yol açabilecek kadar müessir mi, onu bilemiyorum.  

Başlarken şu evrensellik kaybı tespiti üzerinde durmamız gerekiyor.

Lisanın çeşitlenmesi, sahiden de evrenselliğin kaybına yol açar mı? Bence hayır. Sadece aynılığın kaybına yol açar. “Aynılığın kaybı” dediğimde de, birçok zihinde, negatif bir şeyden söz ettiğim hissi oluşur. Çünkü kayıp negatif çağrışımları çok olan bir kelime. Hâlbuki aynılık boktan bir şey ve onun kaybedildiğini değil, onun aşıldığını söylemek bence daha uygun.

Mesele şu: Geriye dönüp baktığımızda, her nesil geriye dönüp baktığında, sayısız kıymetli şeyin kaybını hatırlar. Sabahları annem beni uyandırıyordu. Radyoyu açmış olurdu. Genellikle neşeli türküler çalardı o saatlerde radyoda. Program yapımcısının tercihlerinin neler olduğunu bilmezdik, dolayısıyla bir sonraki türkünün ne olacağını da… Sobanın üzerinden henüz alınıvermiş kızarmış ekmekle birlikte pek yoksul kahvaltımızı ederken eğer bir sonraki türkü sevdiğimiz bir türkü olursa… Veya bilmediğimiz, hatırlamadığımız ama birden kendisini sevdiriveren bir türkü…

Ne güzeldi o günler.

Şimdi soba yok, radyo yok. Hepsini kaybettik. Buraya bir mim koyup, evrensellik hikâyesine dönelim.

Evrensellik ile aynılık aynı şey mi? Değil. Dünyanın dört bir yanındaki herkesin kendince bir lisanı varsa, lisanı olma hali evrensel bir şeyse, lisanın aynılığını kaybetmekle evrenselliği kaybetmedik. Tam tersine, evrensellik imkânını kazandık. Çünkü ortada bir tek lisan olsaydı, herkes aynı lisan konuşuyor ve herkes o lisanı tastamam aynı biçimde konuşuyor, o lisanla kusursuzca anlaşabiliyor olsaydı, evrensellik diye bir şey mümkün bile olmayacaktı.

Evrensellik, farklı olanın bir ahenk içinde birbirini tamamlayabilmesi durumunda ancak mümkün.

***

Babil Kulesi kıssasını kim uydurmuş ve hangi kasıtla uydurmuş, bir fikrim yok. Ancak muhayyel bir biricik lisanın kaybına herkesin aynı reaksiyonu göstermediğini, Eco’nun Avrupa Kültüründe Kusursuz Dil Arayışı adlı kitabından biliyorum. Eco’nun anlattıklarına güvenecek olursam, muhayyel bir biricik lisan varsayımı da, o lisanın kaybına hayıflanmak da, onu yeniden inşa etmeyi hayal etmek de, münhasıran Avrupalı, hatta münhasıran Aydınlanmacı tutumlar.

Nereden biliyorum?

Çünkü Avrupalı olmayan çağdaşlarından da birkaç misal veriyor Eco, muhtelif sebeplerle. Avrupalı olmayan ve fakat Avrupalı/Aydınlanmacı muadillerine kıyasla hiç de sığ olmayan, hatta daha derin görünen birçok düşünürde Avrupalı kavrayışın izi yok. (Eco Avrupalı olan ile olmayanı bu manada kıyaslama işine filan girmiyor, başka sebeplerle verdiği misallerden, aradaki bu kavrayış farkını çıkaran benim, Eco’nun suçu yok.)

Yani?

Babil Kulesi kıssasını okuyan/bilen herkes tastamam aynı neticelere ulaşmıyor. İyi ki… Bu sayede biz, Aydınlanma aklının diğer akıllardan farkını kavramak için bir dizi alet edevat sahibi olabiliyoruz mesela.

Lisanların çeşitlenmesini bir ceza olarak görmek için, aynılığa bir kıymet vehmetmek gerekiyor. Eğer öyle bir kıymet vehmetmiyorsanız, neden lisanın çeşitlenmesini bir ceza olarak göresiniz ki? Hadi sabah kahvaltısında kızarmış ekmeğin kokusunu ve lezzetini hatırlıyorsunuz, dolayısıyla sobanın kaybına hayıflanmak için bir sebebiniz var. Ama biricik bir lisanın mevcut olduğu bir dönemi hatırlayan kimse yok. Biricik bir lisan oldu mu? Onu bile bilmiyoruz.

Demek ki Aydınlanma aklı, bilmediği/hatırlamadığı geçmişi, zerre kadar tereddüt göstermeden varsaydığı bir geçmişi yeniden kurma küstahlığını da barındırıyor içinde. Ve —unutmayalım— aynılığa bir kıymet vehmetmeyi de…

Ve iş orada kalmıyor. Belirsiz bir geçmişte kaybedilmiş olanı sadece varsaymakla kalmıyor, bulmaya da kalkıyor Aydınlanma aklı. Ciddi ciddi, Tanrı’nın lisanını yeniden bulmak için projeler, programlar geliştiriliyor. Yeryüzünde yaşamış onca neslin muazzam bir kayıtsızlıkla katkıda bulunduğu bir kaybı telafi etme işini becerebileceklerine inanıyorlar. Kendilerini öyle bir makamda görüyorlar. Kolları sıvıyorlar.

Eh, Tanrı’nın lisanını bulamıyorlar ama… “Ulan bu Tanrı da ne demeye bizim gibi dinamik ve akıllı toplumların lisanıyla değil de şu donuk, geri kalmış Doğu Akdenizlilerin lisanıyla konuşmuş ki” gibi sorular düşüyor bu süreç içinde akıllarına ve… Olender’in Cennetin Dilleri’nde anlattığı kadarıyla, antisemitizmi, giderek ırkçılığı buluyorlar —icat ediyorlar yani.

İmdi…

O küstahça, safça iddiaların, projelerin biricik yan ürünü antisemitizm, ırkçılık filan değil elbette. Filoloji filan gibi bir yığın disiplin çıkıyor ortaya. Bir yığın başka, son derece olumlu şey de… Hayat böyle. Arıyorsan, aradığını bulamıyorsun ama aramadığın bir yığın şeyi buluyorsun. Kimi zararlı, kimi faydalı. Daha doğrusu hepsinin zararı ve faydası var. Sobadan kurtuluyorsun, kömür taşımaktan, kül dökmekten kurtuluyorsun, arada kızarmış ekmek de gidiyor.

Sonra ekmek kızartma makineleri geliştiriyorlar ama senin için sobanın üzerinde kızarmış ekmeğin yerini tutmuyor. Çünkü mevzu kızarmış ekmek değildi, radyodaki türkü, annenin —ekmeğin üzerine sürecek margarini bari bugün de bulabilmiş olmanın avuntusuyla— türküye neşeyle eşlik etmesi… Çocukluğundu sobayla birlikte tedavülden kalkan. Neler kaybettiğini, nelerin kaybedildiğini, senin çocukların asla anlamayacaklar.

Aydınlanmacılar Tanrı’nın dilini bulamayacaklarını idrak ettiklerinde… Pes etmiyorlar. “Ulan ne diye o ilk, parçalanmamış lisanı arayalım, Tanrı’nın bizden esirgediğini biz kendimiz yapalım” safhasına geçiyorlar. Borges’in çok çağrışımlı bir metninde hatırlattığı John Wilkins’in analitik lisanı, o safhadaki sayısız küstahça projeden, programdan biri…

***

Aydınlanma aklının lisana bakışının izdüşümlerini, hemen bütün alanlarda görebilirsiniz.

Yani…

Birincisi…

Geriye doğru bakınca uzakta, çok uzakta bir cennet görme halini, Aydınlanma öncesi yaygın dünya tasavvurundan, neredeyse hiç sorgulamadan almış görünüyor Aydınlanma —mesela Marks’ta da var aynı tasavvur, ilkel komünal toplum bir nevi cennettir. Eğer bir orijinallik varsa, Aydınlanmanın bir cennet varsaymasında değil, Aydınlanmanın cennetinin vasıflarında var. Aydınlanma öncesinde de cennet bir ahenk diyarı idi ama o ahengin tektiplilik ile ilişkilendirilmesi, zannımca, Aydınlanma icadıdır.

İkinci safhada…

İnsanoğlunun geçmiş bütün nesillerinin aymazlık, ahmaklık, sorumsuzluk yüzünden o cennetten uzaklaştıklarını, kendi nesillerinin ise akıl yoluyla o yitmiş cenneti bulacaklarını zannetme hali, münhasıran Aydınlanma aklıdır, bildiğim kadarıyla daha önceki nesillerin hiçbirinde yok.

Ama esas altın vuruş son safhada…

“Mademki eskiden var olmuş olan o cennete dönemiyoruz, o halde yeni bir cenneti inşa edelim, bizi cennetten kovan Tanrı’ya rağmen, dünyayı cennete çevirelim” iddiası da, bildiğim kadarıyla, Aydınlanma ile birlikte insanlığın ajandasına girmiş bir şey.

Ne güzel bir iddia. İnsanı ne kadar yüceltiyor —daha önce hiç olmadığı, hayal bile edilemeyecek kadar. Çünkü zaten insanın çok kıymetli olduğu bilgisinin, hümanizmanın üzerinde Aydınlanmanın bir ayağı. Ve kendi hesabıma, Aydınlanmayı, bu iddiasını, insanlık tarihinin en büyük sıçrayışlarından biri olarak görüyorum.

E o halde Aydınlanma ile kavgam neden?

Aydınlanmanın cennet tasavvuru, cennete biçtiği vasıflar sebebiyle kavgalıyım Aydınlanma ile. Bir cennet inşa etme projesine itiraz etmiyorum, o cennetin ihale şartnamesindeki hususlarla kavgalıyım. Mesela aynılık arayışı ile… Mesela öngörülebilirlik ile… Mesela kontrol ile… Tedbir ile… Aydınlanma cennetinin bütün Platonik vasıfları ile… Daha da orijinalini arayacak olursak, Platon’daki Parmenidesçi unsurlar ile…

***

Esas mühim olan, bana mühim görünen o ki, Aydınlanma aklıyla malul zihinler, dünyanın istedikleri gibi bir cennete dönüşmesine direnmesi karşısında, insana olan inançlarını kaybettiler. Aydınlanmayı şahane bir şey yapan en önemli vasfı insanı yüceltmesiydi. Bugün Aydınlanma lisanıyla konuşanlar insanı bir nevi kanser olarak görüyorlar.

Eh haksız sayılmazlar, hemen her hususta olduğu gibi mesela aynılaşma hususunda da insan direniyor. Aynılaşmıyor, çeşitleniyor. Çeşitlenmeye çalışıyor. Aydınlanmanın ahenk hayali de, insanın bu direnişiyle birlikte, buhar oluyor. Siz olsanız/olduğunuzda, fena halde çaresizliğe kapılmaz, öfkelenmez misiniz? Hepsi bizim hepimiz için fevkalade asude bir cenneti hayal eden onca kıymetli zevatın önüne, sırf cehaletimiz, aymazlığımız, kişisel hırslarımız, bencilliğimiz yüzünden mani üstüne mani çıkarıp duruyoruz, siz olsanız, bu nefy-ü hicre müebbed, bir hapishanede mahkûm olma duygusuna kapılmaz mısınız?

Güncelden bir misale gelelim.

Tastamam aynı şahıs, sabahleyin “şu son kırk yılda insan ömrünü olağanüstü bir biçimde uzattık ve zayıf bebeklerin de yaşamasını sağladık” dediğinizde, “ulan bu da yaşamak mı, insanı insan olmaktan çıkarıp tüketici yaptıktan, hayatları kutulara sıkıştırıp insanları ilaçlara mahkûm ettikten sonra” filan makamında şakırken… Öğle arasında tefekküre mola verdiğinde, “yaşlılar ve zayıflar ölüyor, hep sizin yüzünüzden, kutularınıza girin ve çıkmayın, behemehâl ilaç geliştirin” diyebiliyor. Akşam vakti “tabiat kendisine verdiğiniz zararı böyle cezalandırır” deyip, yatsı ezanından sonra yatmadan hemen önce de “adam olsaydınız da virüsü daha ortaya çıktığı terde imha edecek kontrol sistemlerini kursaydınız” diyebiliyor.

Şurada biri şunu, orada öteki bunu demiyor. Tastamam aynı şahısların her biri hem onu, hem bunu söylüyorlar, söyleyebiliyorlar. İğne oyası gibi ihtimamla işlenmiş olduğunu varsaydıkları hassasiyetleri, esasında, ne buldularsa doldurdukları birer bohçadan ibaret.

Ne buluyorlar da bohçalarına dolduruyorlar? Nereden buluyorlar?

Aydınlanmanın nesillerdir insan zihinlerine sokuşturduğu muhayyel cennete denk düşmeyen her şey canlarını yakıyor, hassas yerlerini acıtıyor. Cenneti gidip görmedim, tahayyül ettikleri gibi bir yer midir, fikrim yok. Ama öyle bir cennet yeryüzünde olmayacak. Mesele sadece bir imkânsızlık meselesi değil. Yani “gerçekçi olun, olabilir olanın peşinde koşun, olabilir olana razı gelin” demiyorum, iyi ki öyle bir cennet mümkün değil, iyi ki öyle bir cennet inşa edilemeyecek, diyorum.

Yani?

İşimizi bitirip, ellerimizi yıkayıp, “vay be ne güzel iş becerdik, bundan sonra gelecek nesillere de hiç iş bırakmadık” deyip seyredebileceğimiz bir dünya kurulamayacak iyi ki… Virüsler olacak, eşitsizlikler olacak, acılar olacak, lisanlar çeşitlenecek, birbirimizi anlamakta zorluk çekeceğiz, ben bir şey diyeceğim sizin zihninize benim hiç kastetmediğim çağrışımlar üşüşecek.

Âlem ıraksak bir yer. Bir yere, bir noktaya yakınsamayacak. Mütemadiyen çeşitlenecek ve mücadele edip durmaya zorlayacak bizi. Babil Kuleleri hayal etmeye, inşasına yeltenmeye, filan. Lisanlarımızın çeşitlenmesinden, birbirimizden farklılaşmamızdan kaynaklanmıyor başarısızlıklarımız. Lisanlarımızın içinin boşalmasından, aynı lafları edip, birbirine taban tabana zıt şeyleri söyleyebiliyor olmamızdan kaynaklanıyor. Yani hiçbir şey söyleyemez olmamızdan —çünkü birbirine taban tabana zıt şeyleri ima ediyorsa dediklerimiz, hiçbir şey demiyorlardır.

İşin tuhafı, esas acıklısı, aynı kelimelerle her şeyi söylüyor olan işbu zevat, bir de Trumpları, Erdoğanları filan post-truth diye konumlandırıp…

O da başka hikâye…

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin