Bir Zafer Daha

Evren, Kıbrıs’taki harekâttan yıllar sonra, “orada neler olmuştu” diye soran —yanlış hatırlamıyorsam— Birand’a, “’nereye kadar gideceğiz’ diye sordular, ‘gidebildiğimiz kadar gidelim, sonra bir kısmını masada veririz’ demiştim” mealinde cevap vermişti. Evren’in “gidebildiğimiz kadar gidelim” dediği esnada bizim, yani ahalinin, nereye kadar gidileceği konusunda bir soru işareti olduğundan haberi yoktu. Dolayısıyla kararların, çok sonradan Evren’in anlattığı biçimde verildiğinden de… (Evren böyle uluorta söylemeseydi de kararların nasıl verildiğini hiç bilmeseydik daha da iyiydi, teslim edersiniz ki.) Amerikalılar, İngilizler, Yunanlılar karar problemlerimizin ne olduğu ve kararları nasıl verdiğimiz konularında ne biliyorlardı? Orası meçhul.

Soçi’de Erdoğan bir takım sözler verdi. Tutulamayacak sözler. Anlaşılan o ki, kapı kapanmadan önce ayağını araya sokmak gibi bir şeydi yaptığı. Verdiği sözleri tutmak gibi bir tasası yoktu. “Girelim ve durabildiğimiz kadar duralım” denmiş yani. Bizim, yani ahalinin arka planda dönen hesaplardan yine haberi olmadı. Olmaz zaten.

Ama bu defa…

Rusların —yani Putin’in— Erdoğan’ın —yani onun himayesinde bu kararları veren heyetin— derdinden haberdar olduğunu, arkadaki niyetleri tahmin ettiğini varsayabiliriz.

Ankara’da bizim taraf ile yaptıkları toplantıdan sonra Rus heyetinin “biz de Türkiye ile birlikte, bir an önce tansiyonun düşürülmesi, ateşkes yapılması gerektiği hususunda hemfikiriz” açıklamalarını, “en kısa süre içinde tekrar bir araya geleceğiz” planlarını ne yapacağız? Görünen o ki, Rusya Soçi’de Erdoğan’ın verdiği sözlerin arasında yer alan M4 ve M5 karayollarının açılması işinin en azından yarısını, M5’in rejim kontrolüne geçmesini tamama erdirmeden durmayacak. Taş çatlasın 15 kilometrelik bir bölüm kaldı zaten. Ve yine görünen o ki, Ankara işin böyle yürüyeceğini biliyor. Taraflar —zımni olduğunu varsayabileceğimiz— bir mutabakata varmışlar.

Hatırlatayım, siz, ben, oyundaki taraflardan biri değiliz.

İdlib’deki hareketliliğin yoğunlaşma biçimine bakılacak olursa, M4, rejim ve Rusya için şimdilik hedefte yok. Diyebiliriz ki, bu hafta içinde Rusya ve Türkiye’nin masaya oturup, İdlib’de bir ateşkes anlaşmasını imzalaması galip ihtimal. Muhtemeldir ki bu esnada Putin, sevgili dostu Erdoğan’a, iç politikada kullanışlı olacak bir jest yapabilir. Ne de olsa Erdoğan Putin’e —ve elbette unutmak olmaz, Trump’a— lazım.

***

Bu arada, İdlib kırsalı uzun süredir rastgele bombalanıyor. Çok insanın öldüğünü biliyoruz. Bildiğimizden de çok insanın öldüğünü tahmin edebiliriz. Ama şunu emniyetle söyleyebilirim ki, “Ortadoğu bataklığında bizim ne işimiz var” diyenlerin aklına uyulsaydı, daha çok insan ölecekti. Dolayısıyla meselem “İdlib’de ne arıyoruz” filan değil.

Nedir peki?

Başından itibaren yapıp ettiklerimizle, bizim —TC vatandaşı Türklerin, Kürtlerin, Arapların— ve Suriyelilerin toprakları olan topraklara Rusların, İranlıların yerleşmesine sebep olduk. Amerikalıların ve Avrupalıların çıkmasını sağlamamız, bu topraklar hakkındaki kararların bu toprakların insanları tarafından verilebildiği bir durumu inşa etmeye çalışmamız gerekirken…

Çok romantik mi görünüyorum. Evet, şimdiki halde son derece romantik görünüyor bu dediklerim. Ama mesela 2011’de o kadar da imkânsız değildi. İşi şimdiki kadar imkânsız hale getiren yegâne aktör biz değilsek de, bu hususta Oscarların en azından biri bizim hakkımız. En iyi yönetmen Oscar’ını alamayabiliriz ama en iyi yardımcı erkek oyuncu mesela, uyar. Aldıktan sonra onu Ankara’da kime isteseniz verebilirsiniz üstelik.

Erdoğan ve şürekâsının şimdi yapıp ediyor oldukları, öyle görünüyor ki, yapılabilir en iyi şey değil, yapılabilir biricik şey. Bir yandan Rusya ile “tamam sen göz yum, ben şu işimi halledeyim, sonra ben gözlerimi yumayım sen de kendi işini gör” oyunu oynayıp, öte yandan Batı dünyasının sahadaki vekili olarak salınmak…

Tatsız olan şu ki, Rusya gözünü yumduğunda biz bir avuç altını cebimize koyup bol miktarda aferinle yetinirken, biz gözümüzü yumduğumuzda Rusya ne varsa götürüyor. Bize S-400 kakalayıp milyarlarca dolarımızı götürüyor, Suriye’deki mevcudiyetini —biz dâhil— bütün yerleşikler için vazgeçilmez kılıyor. Batı ile aramızdaki kamayı daha derine sokuyor. Ve saire…

Öte yandan da, BM’de Amerikalıların ve Avrupalıların alkışları var. “Vur aslanım, kim tutar seni” nidaları, bütün Ortadoğu coğrafyasında yankılanıyor. Ta 1 Mart tezkeresiyle reddettiğimiz, Batının bölgedeki vekili libasını giymiş durumdayız.

Ve ne yazık ki başka seçeneğimiz kalmadı.

Ankara’da konuşlanmış dâhi çocuklar da zafer kazanmış oluyorlar, iyi mi!