Kategori: Akşam Gazetesi Yazıları

Neden yüzde 50? Niçin yüzde 50?

Kızım bir kafede karşılaştığı muameleden rahatsız olmuş, merakla sordu. “Burası çok hoş bir mekân, ama servis çok kötü. Garsonlar adeta düşmanca davranıyorlar. Arkadaşlarımın dediğine göre, ücretleri çok düşükmüş. Tamam anlıyorum, mutsuzlar. Ama ben de gelmesem, kötü davranıyorlar diye mevcut müşterileri de kaçarsa, tamamen işsiz kalmayacaklar mı? Neden böyle davranıyorlar?” Garsonların davranışını anlayamamış olan kızım, neden

Elli

Köşe yazarlarının her şeyi anlamasını ve açıklamasını bekleyenlerden iseniz, sizi hayal kırıklığına uğratacağım. Bir vakittir, AKP’nin yüzde kırkın üzerinde oy almasını açıklayamayacağımı söyleyip duruyordum. Arkadaşlarım beni, benim iyiliğim için uyarmaktan geri kalmadılar. Güvenilir araştırmaların öyle göstermediğini hatırlattılar. Her defasında, “AKP’nin yüzde kırktan yüksek oy alamayacağını söylemiyorum, bunu açıklayamayacağımı söylüyorum” demek zorunda kaldım. Yüzde elliyi anlamamın

Siz Zaten Biliyorsunuz

Şeytana uyup mangal partisinde yemeği fazla kaçırsanız, mideniz rahatsız olabilir. Ama kilo alacağım diye kaygılanmazsınız. Çünkü biliyorsunuz ki insan arada bir çok yemekle kilo almaz, her gün düzenli olarak yaktığından daha çok yerse kilo alır. Trafik ışığının yeşile döndüğü anda arkanızda yükselen korna sesleri işitme kaybına yol açmaz. Ama çok daha düşük şiddette bile olsa

Tünel

Sinestezinin en sık rastlanan türlerinden birinde, her rakam belirli bir renkle birlikte algılanır. Yani mesela herhangi bir yerde 6 rakamını gören kişi onu mesela kırmızı renkte, 4 rakamını mavi renkte filan görür. Böyle bir algı çaprazlaması yaşayan biri, aynı zamanda renkkörüyse? Ramachandran böyle bir vakayla karşılaşana kadar bir hayli beklemek zorunda kalmış. Ama beklediğine değmiş.

Devlet Sana Söylüyorum, Öcalan Sen Anla

Biz gençken öyle anlatılırdı, güya Türkler Danimarka topraklarına ayak bastıktan sonra, umumi tuvaletlerin kapılarının içinde “bunu yazan Tosun” ibarelerine rastlanmaya başlaması gecikmemiş. Danimarkalılar dehşet içinde kapıları değiştirmeye başlamışlar. Çok geçmeden bu çözümü sürdüremeyeceklerini fark etmiş, kapıları macunlayıp yeniden boyamaya koyulmuşlar. Ne yaptılarsa olmamış. Neticede kapıların içine birer karatahta ve tebeşir yerleştirmişler. Perspektif değiştirmenin nelere kadir

Gevezeliği Bırakın, Bize Bahane Verin

Babamın hali vakti pek yerinde değildi. 74 Dünya Kupası başlamak üzereyken evin önünde duran pikaptan bir televizyon alıcısı inmesi sürpriz olmuştu. Babam bize kıyamamış, Dünya Kupasını seyredelim diye, üyesi olduğu işçi kooperatifinden, taksitle bir televizyon almıştı. İşçi kooperatifi ne marka cihaz satsın? Kutudan, National marka bir Japon televizyonu çıkmıştı. Sahip olana kadar böyle bir markanın

CHP Değil

İspanya’da iktidar, mahalli seçimlerde yenildi. Yenileceği az çok görünüyordu, ilgi çekici olan seçimin gidişatı veya neticesi değildi. Muhalifler dikkat çekici sloganlar kullandılar. Mesela “İspanya bir şirket değil, biz de köle değiliz” dediler. Mesela “buna demokrasi diyorlar ama değil” dediler. En hoşu, “para az değil, hırsız çok” dediler. Pankartlarda bu kadar çok “değil” ile karşılaşınca, acaba

Kamber

Meydanlarda Demirel’in ne işi var, Erdoğan Demirel’i gündemde tutmakla ne murat ediyor, anlamış değilim. Evet, Demirel’in ahali nezdinde zerre kadar kredisi yok. Evet, davetlileri ihtimamla seçilmiş düğünler dışında, herhangi bir kalabalığın arasına girme şansı yok hanidir. Ama bu haliyle bile, Erdoğan’a birkaç numara büyük gelir. Üstelik oturduğu yerden… Meydanlara bile çıkmadan… “Demek ki kambersiz düğün

Çalışıp Başbakan Olmak

Erdoğan ve Kılıçdaroğlu’nun zeka dolu (!) atışmaları arasında Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın Hesap Uzmanlığı Sınavına girmeye bile cesaret edemeyeceğini söylemiş. Atışmaları yakından izlemediğim için anlamadım, Hesap Uzmanlığı Sınavı neden mühim. Onun yerine mesela Tıpta Uzmanlık Sınavına girsek veya avukatlık stajı yapsak, Kılıçdaroğlu’nu keser mi? İtham tuhaf. Müdafaa daha da tuhaf.  Erdoğan da cevaben “çalıştık, çalıştık, çalıştık, işte

Yerseniz

Misafirleriniz var diyelim. Onları, övgüsünü çok duyduğunuz bir restorana götürdünüz. İyi ki oraya götürmüşsünüz. Servis çok şık. Garsonlar iyi eğitilmiş. Ortam müthiş. Belli ki tasarımı için çok kafa yorulmuş, çok para harcanmış. Derken yemekler geldi. Restoran hakkındaki ilk intiba da buhar oldu. Çünkü yemekler berbat. Bir sonraki hafta, başka misafirleriniz geldi. Haklı olarak, onları başka