1993’te Cumhurbaşkanı olur olmaz, Demirel rektörlerden memleketin eğitimi hakkında birer rapor istedi. Yılmaz Büyükerşen’in raporunun video formatında olmasına karar verdik. Anadolu Üniversitesine yakışan buydu. Çağ değişiyordu ve artık yeni iletişim teknolojilerinin kullanılması gerekiyordu. Sonradan anlaşıldı ki, çağ değişse de Demirel aynıydı. İlle de kâğıt üzerinde bir şeyler istemişti. Biz de videonun senaryosunu kâğıda döküp yollamıştık.
Saat, uzun süre, Avrupa medeniyetinin Kutup Yıldızı oldu. Erişilemez bir kusursuzluğun, mükemmelliğin sembolüydü. Erişilemezdi ama istikametimizi de ona bakarak belirliyorduk. Modelimizdi. Her kusursuz şey saat gibiydi ve her şey saat gibi mükemmel olmalıydı. Toplumlar bile. Hatta özellikle toplumlar. Kıta Avrupa’sında Aydınlanma saati idealize ederken, kusursuz düzeni temsil etmek için bir şey lazım olduğu her defasında
Hikâye meşhur. Hitler 1936 Berlin Olimpiyatlarını, Nazi rejiminin propagandası olarak değerlendirme derdindeydi. Bir yandan da Cermen ırkının her bakımdan diğerlerinden çok üstün olduğunu iddia edip duruyordu. Hele zencilerden… Alman atletler Führerlerini utandırmadılar, göz kamaştırıcı bir performans sergilediler. Ama ABD adına yarışan siyahî atlet Jesse Owens’in dört dalda altın madalya alması Hitler’in ayarını fena bozdu. Hikâye
Ali Saydam Cumartesi günkü yazısında, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmayabileceğine dikkat çekmiş. Mesela Ahmet Şık’ın kitabının başına gelenler… Hiç akla gelmeyecek öznelerin işi olabilir mi? Biz falanca şahsın tezgâhladığını zannederken, aslında onu zor durumda bırakmak için tezgâhlanıyor olabilir mi? Neden olmasın? Yakın tarihte bir yığın misali var. Saydam da Demirkırat belgeselini hatırlatıyor mesela. Demokrat Partinin
Orta Doğuda olmayacak işler oluyor. Olmaması için yüz yıldır akla gelmeyecek tezgâhların kurulduğu şeyler oluyor. Olmaması güya garanti altına alınmış olan işler oluyor. Orta Doğuda bu tür şeylerin mümkün olmaması lazımdı. Çünkü Orta Doğulular yapamazdı. Mesela Polonyalılar yapabilirdi. En baskıcı ortamda bile, Walesa önderliğinde tarih sahnesinde rol almaya talip olabilirlerdi. Ne de olsa Avrupalıydılar. Ama
Bugüne kadar, çok farklı ortamlarda bir yığın tartışmanın tarafı oldum. Dediklerime katılanlar oldu, karşı çıkanlar oldu. Günün birinde “şu ‘asker millet’ masalı, askerlikten pek hazzetmeyen ve askerliği pek de beceremeyen milleti dolduruşa getirmek için icat edilmiş galiba” dediğimde maruz kaldığım muamele ise bir hayli farklıydı. Muhataplarımın neredeyse hepsi, pek alışık olmadığım bir şiddetle itiraz ettiler.
Beyin ne işe yarar? Hemen “ne var bunu bilmeyecek, düşünmeye yarar” demeyin. Biraz düşünün, evinizdeki kedinin de, hatta bahçenizdeki kertenkelenin de beyni var. Ama onlar sizin anladığınız manada düşünüyor filan değiller. İnsan beyninin beyin kökü denen bir bölümü var. Benzeri bütün sürüngenlerde de var. Onun üstünde bütün memelilerde var olan bir başka bölüm var. Kafatasınızın
Hayranlarından biri konserden sonra piyanisti yakalamış. “Üstat şahaneydi,” demiş, “bu kadar güzel çalmayı nasıl başarıyorsunuz?” “Kolay,” demiş piyanist, “doğru zamanda, doğru parmakla, doğru tuşa, doğru şiddetle basıyorum.” Piyanistin sırrı sahiden de bu. Ama verdiği sır, sizin de onun gibi çalmanıza yetmez. Futbolcunun işi piyanistinkinden de zor. Çünkü saha, klavyenin aksine, sınırlı sayıda bölgeye bölünmemiş. Arkadaşının
“Benim yavrum büyüyünce doktor olacak, mühendis olacak” muhabbeti, yavrular büyüyüp bir şey olma yaşına geldiğinde, bir hezeyan halini alıyor. Anneler ve babalar çocuklarının, kendi hayal ettiklerinden başka bir şey olması ihtimaline bile katlanamıyorlar. Bazen annenin arzusu ile babanınki aynı olmayabiliyor da, çocuğun kendisinin bir hayali olması… O olacak şey değil işte. Ne de olsa delikanlıdır,
Bozacı Demirel şıracı Özkök’e demiş ki, “O gün devlet işlemiştir. Devlet normal işledi diye bu konuyu seneler sonra gündeme getirmenin manasını anlamıyorum. Böyle yaparsanız, bundan sonra devleti işletemezsiniz.” Bunun üzerine Ertuğrul Özkök Demirel’e, 28 Şubata postmodern darbe dendiğini hatırlatmış. O da alışık olmadığı bir ses tonuyla, Özkök’e çok ilginç görünen bir laf etmiş: “O gün