Alkol kullanmam. Alkol kullanmadığım için gençliğim boyunca mahalle baskısına maruz kalmış biriyim. İçince çağdaşlaşıverdiğini düşünüp, sizi çağdışı bulan zavallıların afra tafrası da cabası. Ama benim şahsi tarihim gerçeği değiştirmiyor. Türkiye’de içilen bütün içkiyi sadece nüfusun yüzde biri içse, içki içen herkes günde kabaca bir ufak içiyor demektir. Diğer bir deyişle, her gün yüz kişi bir
Sultan Süleyman Suriye’deki isyanı daha Manisa’dayken seziyor. Topların döküm teknolojisini kendisi akıl edip, savaşın stratejisini de masasının başında kendisi geliştiriyor. Matrakçıyı matrak oyununda yenmesini, göz kamaştırıcı mücevherler yapıp, can alıcı şiirler yazmasını saymıyorum. İlerleyen bölümlerde Sinan’a mimarlık, Bâki’ye şiir yazmayı öğrettiğini izlersek, şaşırmayacağız yani. Besbelli, Muhteşem Yüzyıl’ın yapımcıları, bir kahraman yaratmaya çalışıyorlar. Ben ise acımaya
Gencebay sahaya çıktığında, Türkiye’de televizyon ve radyoculukta devlet tekeli vardı. Her kaseti milyonlarca satan Gencebay’ı devletin televizyon ve radyosunda dinlemek mümkün değildi. Yasaktı. Buna mukabil Şenaylar, Ali Rıza Binboğalar filan yasak değildi. Hatırlıyor musunuz bu mümtaz sanatçıları? Zor hatırlarsınız, çünkü siz de kasetlerini filan almıyordunuz. Kimse almıyordu. Ama yine de, onların şarkılarını bile estetik bulan
Dünya sistemini üç yüzyıldır besleyen santraller hanidir tekliyor. Hiçbir şey eskisi gibi çalışmıyor. Derin dondurucular ise hepten iflas etti. Dondurucunun en ücrasına saklanmış olan Tunus bile çözüldü ya… Tunus mevzuu her açıldığında, Fransız kültürünün Türk çocukları ikircikli bir dille konuşuyorlardı. Müslüman bir ülkeyi övmeyi içlerine sindiremiyorlardı. Öte yandan sevgili Fransa’larının medeniyet götürdüğü bir ülkeydi Tunus.
Sinema, dizi derken, bir de nur topu gibi heykel krizimiz çıktı. Bu da bana, sinema ile heykel arasındaki fark konusunda kafamı kurcalayan şeyleri paylaşma fırsatı verdi. Peşinen söyleyeyim, krize konu olan heykel hakkında bir şeyler söyleyecek değilim. Daha genel bir mesele var, onu tartışmak istiyorum. Salı günkü yazıyı, “madem beğenmiyorsunuz Süleyman’ın bu şekilde resmedilmesini, istiflediğiniz
Lisede tarih dersinden bir ödev hazırlamak zorundaydık. Konu olarak Osmanlı tahtındaki delileri seçmiştim. İbrahim’in, Mustafa’nın yanına, Kanuni Süleyman’ı da eklemiştim. Hoca “bu nereden çıktı” diye sormuştu haklı olarak. “Kendisine kalan mirasa bakarsak, 46 yılda becerebildikleri pek akıllı işi değil” diye şımarmıştım. Tayin edici olanın hükümdar olmadığını, tarihi şartların ve sosyal dinamiklerin belirleyici olduğunu düşünüyordum. Süleyman’ın
Bir vakittir, memleketin istikbali hakkında ümitli olmama sebep olan yegâne şeyin sinema olduğunu söyleyip duruyorum. Said-i Nursi’nin hayatını anlatan bir filmin vizyona girmesi de, bence, memleketin hayrınadır. Güneydoğuda yaşananları konu alan filmler yapıldı. Daha önce 6-7 Eylül olayları ilk defa perdede yansıdığında çok mutlu olmuştum. İletişimcilerle çevrili bir âlemde yaşıyorum. Bu filmler hakkında dile getirdiğim
Deming Amerikalı bir istatistikçiydi. Amerikalılar onu ciddiye almadılar. 1950’lerde Japonya’ya gitti. Büyük Japon mucizesinin mimarlarından biri oldu. Japonya’da birçok konferans verdi. Bir konferans dizisinde, dinleyiciler arasından altı kişiyi sahneye çağırırmış. “Siz işçisiniz,” dermiş, “işinizi size öğreteceğim.” Sonra da iki kişiyi çağırır “siz de kontrolörsünüz” dermiş. İş, içinde 800 beyaz, 200 kırmızı boncuk olan bir kavanozdan,
Kullandığımız ay adlarının enteresan bir hikâyesi var. İbretlik bir süreçte belirlenmişler. Ekim, Ocak filan gibi Türkçe isimlerde bir sıkıntı çekilmemiş. Ama sonrasında, Süryaniceden Latinceye kadar bir yığın kaynağa müracaat edilmesi gerekmiş. Aralık ayı için ise onlar bile yetmemiş herhalde. Neticede halk dilinde iki bayram arasındaki iki ay on günlük dönemi adlandırmak için müracaat edilen Aralık
İzmir’e yerleştiğimizde yedi yaşımdaydım. Bizden birkaç ay önce gittiğinden, babam domatese tomat, simide gevrek demeye başlamıştı bile. Kardeşlerim birkaç hafta içinde tomat ve gevrek demeyi öğrendiler. Annem ve benim için biraz daha zaman aldıydı. Ailem, yaşadığı büyük travmayı İzmir’de, İzmir’in yardımıyla atlattı. On dört yaşında okumaya Ankara’ya giderken, en katlanılmaz görünen şey İzmir’den ayrılmaktı. O