Davutoğlu’nun Büyük Hizmeti

Başlamadan…

Geçende biri Davutoğlu hakkındaki düşüncemi sorduğunda, sorduğu o değildi ama şunu deme ihtiyacı hissettim: Eğer bir yanda Erdoğan öte yanda herhangi biri olsa, ikisinden birini seçmeye mecbursam o herhangi birini seçerim. Ama istisnası var. Eğer o herhangi biri Davutoğlu ise Erdoğan’ı seçerim. Sonra, biraz düşününce, mesela Erdoğan ile Gül arasında tercih yapmak zorunda kalsam yazı tura atacağımı, eğer öteki seçenek damat veya Süleyman ise mesela, tereddütsüz Erdoğan’ı seçeceğimi filan fark ettim ama mevzumuz bu değil. Mevzumuz Davutoğlu ve pozisyonum herhalde anlaşılmıştır.

Davutoğlu memlekete büyük hizmet yaptı. Verdiği zararın kefareti yerine geçmez herhalde ama derdimiz bu da değil. Derdimizin ne olduğuna gelmeden önce bir de bir filmden söz etmem gerekiyor.

Yanlış hatırlamıyorsam Robert Redford’un ilk yönetmenlik denmesi idi Sıradan İnsanlar (Ordinary People) —muhtemelen daha önce de sözünü ettim ama şimdi tam sırası, tekrarında zarar yok. Hatırladığım kadarıyla bir ailenin iki oğlu vardı, birisi denizde boğularak ölmüş, diğeri de bu ölümden kendisini suçlu görerek hayata küsmüştü. Hayatta kalan genç evin çatı katında, kimselere değmeden yaşıyordu. Oğlanın hali hem anneyi ve hem de babayı fena halde üzüyordu ama anne bu mevzuun —yani tavan arasında bir oğulları olduğunun— konuşulmasına kesinlikle izin vermiyordu. Oğlanın her türlü ihtiyacını müthiş bir fedakârlıkla karşılıyordu ama ele güne karşı sanki öyle biri yokmuş gibi davranıyordu. Baba ise derdini paylaşmak istiyordu —paylaşmakla hafifleyeceğini ümit ettiğinden mi, yoksa birileri bir çözüm geliştirebilir ümidiyle mi, bilmem. Ancak kadının koyduğu kuralın dışına da çıkamıyordu. Derken adam dayanamayıp, bir akşam evlerine gelen misafirlerine mevzuu açmıştı. Ve… Kadın evi terk edip gitti.

Filmin bende kalan bakiyesi, faşizmin nasıl işlediği hakkında bir kavrayış oldu. Faşizm neyin konuşulacağını değil, neyin konuşulmayacağını tayin ederek iş görüyor. Eğer muktedirin konuşulmasına yasak koyduğu şeyleri konuşamıyorsanız, neyi konuşuyor olduğunuzun ehemmiyeti yok, faşizm işini görmeyi sürdürüyor. Ve —daha mühimi— eğer bu kuralı çiğnerseniz, çok güçlü görünen, asla yıkılmaz gibi görünen çatı bir anda çökebiliyor.

“Davutoğlu muktedirin konuşulmasını istemediği mevzuları konuştu” diyemem, en azından şimdilik. Ama konuşulması imkânsız gibi görünen hususların konuşulabilir olduğu, konuşulabileceği hakkında bir intibaa yol açtı. Yolsuzluklardan, hırsızlıklardan filan söz etmiyorum. Daha doğrusu “şu listedekiler konuşulmayacak” diyebileceğimiz bir listeden söz etmiyorum. Nelerin konuşulamaz olduğu konusundaki Erdoğan tekelinin kırıldığı hissinden söz ediyorum. 6 Mayıs akşamı İmamoğlu “konuşun” dediğinde olan şeyin bir tık fazlasından…

Bu demek değil ki Erdoğan buradan yeniden ülkeyi eski haline getiremez. Getirebilir. Eğer doğan fırsat değerlendirilemezse, birileri tarafından kullanılamazsa, doğmuş ve var olması bir mana ifade etmez. Erdoğan muhalefetinin ayırt etmekte müşkülat çektiği hususların başında, fırsatlar ile elde edilenler arasındaki fark geliyor. Akarsu kenarında mümbit bir toprak parçanızın olması başka şey, orada yetiştirdiğiniz ürünün sofranızda olması başka. Eğer ekip biçmezseniz, derenin suyunu ektiğiniz alanları sulamak için pompalamazsanız, yine aç yatacaksınız demektir.

***

Davutoğlu memlekete bir hizmet yaptı. Yaptığı hizmetin karşılığında bir şey kazanabileceğine hiç ihtimal vermiyorum. İmamoğlu da uzun süredir mecburi perhizde olan ülkeye dere kıyısında ekip biçilebilir bir alanı açmıştı ve orayı kendi mülkü olarak çevrelemişti. Davutoğlu’nun yaptığı farklı, alanı açtı ama çevreleyemedi de… Eh, İmamoğlu “burası benim” dediği alandan hepimizi doyurabilecek bir şeyler istihsal edemiyor. Davutoğlu bu işi hiç beceremez.

Ya peki, Davutoğlu’nun silkelediklerini Babacan ve arkasındaki Gül toplayabilirler mi? Bilemem, göreceğiz.

Ama…

“Hah tamam, Erdoğan artık bu badireyi atlatamaz” havasını son derece tehlikeli buluyorum. Defalarca benzer bir haletiruhiye hâsıl oldu ve her defasında muhalefet, kendisi ekip biçmeden, sulamadan, kendiliğinden bir şeyler biteceğini ve karnımızı doyuracağımızı varsaydı. Haffner’in Bir Alman’ın Hikâyesinde Hitler’in ipleri ele geçirişi sürecinde anlattığı kadarıyla Almanya’da muhalefetin yaptığı gibi.

Anladığım kadarıyla varsayılıyor ki, faşizm tuğla tuğla örülüyor. Dolayısıyla da tuğla tuğla sökülmesi —esasında sökmek için uğraşılmadığına göre tuğla tuğla dökülmesi — bekleniyor. Dünyanın hiçbir yerinde faşizm öyle tuğla tuğla örülmedi ve hiçbir faşizm de tuğla tuğla sökülmedi/dökülmedi. Erdoğan faşizmi 2007 sonrasında aniden ve bir defada imkân buldu. Sadece topluma yedirilmesi aşamalı oldu. Eğer yıkılacaksa da bir defada yıkılacak. Toplumun şu kesimi Erdoğan’dan uzaklaşacak/uzaklaştırılacak, sonra da şu kesimi filan…

Bırakın bu işleri.

Bırakın bu işleri. Yani bırakın bu manasız Aydınlanmacı kavramlaştırmaları. Eğer o kavramlaştırmaları bırakamıyorsanız, muhalefetmiş gibi yapmayı bırakın. Meydan boşalırsa, belki birileri, işi becerebilecek birileri meydana çıkar.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin