Kaftancıoğlu ve Susamam

Kaftancıoğlu İstanbul İl Başkanı seçildiğinde, bu işi “CHP’ye karşı bir komplo” olarak gören CHP’liler vardı. Öyle birkaç kişiden değil, partinin ta tepesinde yer alanlar da dâhil çok sayıda partiliden söz ediyorum.

31 Mart öncesinde, Mart-Haziran arasında ve 23 Haziran sonrasında Kaftancıoğlu’nun –parlamasını değil– parlatılmasını “CHP’ye karşı bir komplo” olarak gören CHP’liler vardı. Sorabilseniz, pekâlâ, “aslında AKP İstanbul seçimlerini kasten, Kaftancıoğlu parlatılsın diye kaybetti, yeniledi ve hezimete uğradı” diye yorumlayabildiklerine şahit olacaktınız. Kendi aralarında böyle konuşmaktan, yazışmaktan hiç hicap duymadılar.

Kaftancıoğlu manasız bir ceza alınca, “bu CHP’ye karşı bir komplo” diyen CHP’liler var. Yani mesela, böyle haddini şaşırmış bir ceza vasıtasıyla bir mağdur yaratılmış, bu da hazırlanmakta olan romantik devrimin kahramanının yaratılması için tezgâhlanmış. Başkalarının ise biraz daha sade endişeleri var. Kaftancıoğlu’nun parlatıldığı ve vitrinde yer aldığı durumda, CHP oy kaybedermiş. Filan.

Muktedir CHP’lilerin hemen hepsinin Kaftancıoğlu’ndan şu veya bu sebeple ürktüğünü, rahatsız olduğunu, nefret ettiğini söyleyebilirim. Muktedir… Yani kaybedecek bir koltuğu, bir makamı, bir istikbal beklentisi, bir izleyici kitlesi olanları kast ediyorum. Buna mukabil bir kudreti olmayan sıradan insanların hatırı sayılır bir bölümü, Kaftancıoğlu’nun yanında duruyor gibi görünüyor. Muktedir olmayanların bir bölümü elbette muktedir olanlara kulak kabartıyorlar ama yine de önemli bir kesim, Kaftancıoğlu’na kayıtsız destek veriyor gibi görünüyor.

Bir defa daha halk ile temerküz etmiş güç karşı karşıya.

***

Buraya bir parantez açalım ve şu meşhur Susamam şarkısına kulak verelim. Şarkı “Cengiz Han döneminde akarsuda elini yıkamanın cezasının ölüm olduğu” gibi nadide bir bilgiyle başladığı için, kalanını izlememiştim. Kendilerine ve akıllarına muhabbet duyduğum birileri de şarkıya iltifat edince, kendimi zorladım ve tamamını izledim.

Önce şu Cengiz Han dönemine dönelim. O dönemde Cengiz Han’a “kaşının altında gözün var” diyebilecek biri olsaydı, onun cezası da ölümdü. Aslında genellikle, daha deme fırsatı bulamadan öldürüldüğü için, bu tür bir kabahat sebebiyle ölümle cezalandırılacak pek kimse bulunamıyordu. Hani Cengiz Han’ı ve dönemin değerlerini kılavuz olarak kabul edeceksek…

Lafın nereye varacağı konusunda insan bu kadar aymaz olabilir mi? Olursa nasıl olur? Hepsi de düşünülmesi gereken şeyler gibi görünüyor.

Şarkının tamamındaki ruh hali ise şöyle özetlenebilir herhalde: Dünyanın kanayan birçok yarası var. Bunların tamamının müsebbibi benim –veya sizsiniz. Hassas, duyarlı gençlerimiz bu tespiti yapmış ve içlerinde tutarak bunca yıl yaşamışlar. Ama artık susmamaya karar vermişler ve hepimizi aydınlatmak için bir şarkı yapmışlar. Her biri pek akıllı, pek bilgili, pek aydınlık. Aydınlanma sırası bize gelmiş.

İmdi…

Şarkıyı yapan gençleri, o sözlerin müelliflerini, o edanın mimarını filan suçlamak derdinde değilim. Esas mesela de orada değil zaten. Esas mesele, son derece karmaşık bir dünyanın problemlerinin son derece basitleştirilmiş bir suçlular/mağdurlar ikilemiyle açıklanmasında bile değil. Aklı, vicdanı olan herkesin şunları suçlu, bunları mağdur olarak görmek konusunda mutabık kalması gerektiğine duyulan iman. Şarkıyı yapanlar, dinleyici kitlesinde böyle bir iman olduğuna iman etmiş durumdalar gibi görünüyor –ve şarkının gördüğü reaksiyonu dikkate alırsak, haksız da değillermiş.

Derdimi şöyle ifade etmeyi deneyeyim.

Suların kirlenmesi, kadınların erkekler tarafından öldürülmesi, sokak hayvanlarına işkence edilmesi gibi bir takım problemler var. Suların, kadınların, sokak hayvanlarının yanında durmak, bir şey. Başka zamanlar bambaşka şarkılar yaparken ve/veya şarkıyı yapmak için stüdyodan çıktıktan sonra filanca barda kafa çekmeye gidiyor olduğun halde, başka herkesin, her an, durmaksızın, kendini riske atarak, bütün mesaisini bu problemlerle dövüşmeye tahsis etmesini talep etmek başka bir şey. Bu tür ve başka problemlere kafa yorup duran insanları, arada bir kaçamak yaptıkları için suçlamak, onların kendilerini suçlu hissetmelerine yol açmak, aslında o kaçamağı da yapmayıverseydi mezkûr problemlerin çözüleverecekti olduğu zannını besleyecek işler işlemek… Bambaşka bir şey. Şarkı bize sokak köpeklerinin yanında olan ve böyle olmakla rol modeli olmaya çalışan birileri tarafından söylenmiyor, yeri geldiğinde hakaret ederek ders veren öğretmenler tarafından söyleniyor. Dahası, öğretmenler kötü ve cahil.

Yazık.

Kaftancıoğlu ile alakası şurada: Kaftancıoğlu, kendisinin mevcudiyetinden fevkalade rahatsız olan muktedir CHP’lilerin aksine, bize ders veren biri değil, kendi risk alan biri. Dünyanın, hatta Türkiye’nin bütün dertlerini bir çırpıda çözüverecek bir formüle sahipmiş gibi davranmıyor, kendi üstüne düştüğünü düşündüğü işi layıkıyla yapmaya çalışıyor. Bu hal de, o muktedir CHP’lileri çileden çıkarıyor. Çünkü CHP, “sorunları tespit etmiş, onlara Aydınlanmacı çözümler üretmiş, halk tarafından kıymetleri bilinmeyen” öznelerin partisi. O partiyi değiştirmeye kalkıyor olarak algılanıyor Kaftancıoğlu, bir proje olarak, çünkü… “E ama burada yeri yok, bu bahçenin çiçeği değil”, siz de hemfikir değil misiniz? Bu bahçenin çiçeği değilse… Biri getirip buraya ekmiş olmalı. Çünkü biz, CHP’liler, bize benzemeyen hemen her çiçeği, daha çiçeklenmeden, bizim bahçemizden temizleyegeldik. Temizlenmemişse, mutlaka bir projedir.

Kaftancıoğlu ile Susamam şarkısı bize başka bir şey daha söylüyor. Kaftancıoğlu’na iltifat eden kesimler, aynı anda, tamamen başka bir yaklaşımı olan şarkıya da iltifat ediyorlar. Buradan da görülüyor ki, sosyal kesimler birçok olabilirliği aynı anda bünyelerinde barındırıyorlar.

***

Çoktandır zikretmiyordum. Unuttum, ihmal ettim, caydım zannedilmesin, kendi terimlerimle söyleyeyim. Susamam şarkısının üslubu, kasabalıları elektriklendiren ve Erdoğan, Trump gibi adamların arkasında hizalanmasına sebep olan şehirli kibrinin, neredeyse kusursuz bir misali. Buna mukabil Kaftancıoğlu, en azından şimdiye kadarki tutumuyla, o kasabalılığın üstesinden gelebilecek yeni şehirliliğin bir numunesi gibi görünüyor. ABD’de, Britanya’da, dünyanın başka yerlerinde, yükselen kasabalılık karşısında yeniden düşünmeye ihtiyaç olduğunu idrak etmiş bir tür şehirliliğin…

Görünen o ki, Türkiye’nin şehirlileri, Kaftancıoğlu’nun peşinden de gidebilirler, bize parmak sallamayı marifet sayan o rapçilerin de… Ve hangi kesimin kazanacağı, Türkiye’nin istikbalini belirleyecek.